27 Mart 2013 Çarşamba

XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi / Ahmet Hamdi Tanpınar

"Hakikatte ise şiirimiz 16. asırdan itibaren (...) etrafında teşekkül ettiği beyit estetiğinden çıkamadığı, diğer taraftan insan değişmediği, kâinat görüşü aynı kaldığı için hamlesi hep aynı duvarlara çarparak durmuştur..."

Tanpınar'ın Şiir Dünyası - Mehmet Kaplan

"Ben Tanpınar'a her dönüşümde yeni bir şeyler öğrendim. Yazarın eseri ile hayatı, devri ve beslendiği kaynaklar arasında elbette münasebetler vardır, fakat bence su, toprak, güneş ve gübre gülü nasıl izah etmezse, biyografi, devir ve kaynaklar da orijinal bir sanatçının eserini izah etmez. Eser, yazılırken ortaya çıkar. (...) Tanpınar, şuurlu olarak bu inanca sahipti.."

Yabancı / Albert Camus

‘’Herkes bilir ki, hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim; çünkü her iki halde de başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu , binlerce yıl devam edecektir. Sözün kısası bundan daha açık bir şey yoktu. şimdi yahut yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim. O anda yapmakta olduğum muhakemede beni bir parça rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşamak düşüncesiyle içimde duymakta olduğum o korkunç hamleydi.fakat bu hamleyi yatıştırmak için de, nihayet o gün gelip çatınca düşüncelerimin neler olacağını tahayyül etmekten başka yapacak işim yoktu. insan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nerede olacağının önemi yoktur, apaçık bir şeydir bu... ‘’

Hancı / Samiha AYVERDİ

“Handır bu gönlüm, ya misafirhane… Derd konuklar, derman konuklar, hayâl konuklar, melâl konuklar; mümkün konuklar, muhal konuklar. Hele hasret, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan. Handır bu gönüm yıkık dökük… Fakir konuklar, zengin konuklar, âlim konuklar, câhil konuklar; gelen konuklar, geçen konuklar. Hele bir hancı vardır hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan…”

25 Mart 2013 Pazartesi

Kültür ve Medeniyet / Nurettin Topçu

‘’İdealist kendi alakalarının ve kendi sevdalarının dışında, kendi bağlı bulunduğu cemaatin arkasında sonsuzluğa götüren ufukların süvarisidir.‘’

Kemal Tahir'e Mahpusaneden Mektuplar / Nazım Hikmet

Merhaba!

Kardeşim Kemal Tahir, 

Mektubuna senin sırayı güderek cevap vereceğim. Uyandırılmış Toprak, roman ve sanat eseri olarak, elbette ki, Gogol, Tolstoy, Balzac filan gibi büyüklerden sonra okunursa ve onlarla ölçülürse bir hayli acemi kalır. Hatta ondan bir gömlek daha kuvvetli olan Sakin Don Üzerinde romanı bile böyledir. Fakat Şolohof'da, bütün şartları göz önünde tutulursa, yeni ve büyüksosyalist edebiyatına ilk defa getirdiği bir realizm cesareti var ki, bence onun bu edebiyatta şimdilik yaptığı en büyük başarı budur. Yoksa romancı kültürü bakımından Aleksi Tolstoy ve Ehrenburg'la da hâlâ övünülemez. Ama dediğim gibi, bu mukayesede de bir hal var ki Şolohof'un lehinedir: Gerek Aleksi Tolstoy, gerekse Ehrenburg, tabir caizse, münevverlik tabakasından gelen büyük romancıların, büyük Tolstoy'un, Dostoyevski'nin, Gogol'ün, Balzac'ın filan ilk göbekte inen mirasçılarıdır ve onların bütün nakise ve meziyetlerini tevarüs etmişlerdir.
Halbuki Şolohof bu büyük münevver romancı neslinin mirasını elbette ki kullanmakla beraber, hatta bazen bunu beceriksizce kullandığı halde, esas itibariyle yeni sosyalist şeraitindeki, tabir caizse, insanın, halkın ve hatta sosyalist köylü ve amelenin içinden çıkmadır. Bu bakımdan onun sosyalist edebiyatındaki rolü bence çok mühimdir.

…….


London'da iki taraf var: Şehvetle kadın etini ve içkiyi sevmesinden başlayarak sensüaliteye olan dehşetli bağlılığı ve zaman zaman burdan gelen reybilik ve diğer taraftan yeni bir insan dünyasına inanışı. Bu iki taraf onda boyuna çarpışıyor. Ve sosyal şartları, o muazzam ve benim bütün kusurlarıyla pek çok sevdiğim yazıcıyı bir tereddütlü çıkmaza sokuyor. London hakkında Sinclair'in Altın Zincir isimli kitabında çok enteresan bir etüt okumuştum.

Roman bahsine tekrar dönmek lüzumsuz. Yalnız Nurullah Ataç'ın Gorki için söylediklerini asla kabul etmiyorum. Bilakis, Gorki insanlar yaşadıkça yaşayacaktır. Çünkü yeryüzünün en büyük şairidir. Ama Nurullah, Gorki'yi bildiğimiz manada roman ölçüsüne vurmuşsa kabahat kendinde. Gorki'ye romancı demek Marx'a sadece iktisatçı demek kadar gülünçtür. Bu bahsi de uzatmakta mana yok. En büyük şair, ressam ve musikişinas ve kavga adamı Gorki'yi bir Balzac, bir Tolstoy ve bir Dostoyevski filan gibi romancı ölçüsüyle ölçmek ve öylece hüküm vermek eşekliğin dik âlâsı olur. Sana bir şey söyleyeyim mi, Kemal, roman hakkında filân kâfi derecede konuştuk, lütfen otur ve yaz. Sana söz veriyorum ki iyi ve mükemmel yazacaksın.

Ingiliz romanı hakkında benim şöyle bir kanaatim var: Epeyce okudum; bana sorarsan, ana hattında Ingiliz romanı Dickens vesaire gibi mümessilleriyle küçük burjuva lirizmini, küçük burjuva yumuşak soyundan tenkidci anarşizmini ve küçük burjuva santimantalizmini realizmin potasında eritmeye çalışarak büyük ve bazen göz yaşartacak eserler vermiştir. Ama, ne bileyim, bazen bu santimantalizm ve bazen dört başı mamur fıkracılık bu çeşit romanın zaafı, darlığı ve sadece romandan başka şey olmaması keyfiyetini doğuruyor. Kipling gibi mümessilleriyle Ingiliz romanı ise 'Ingiliz Imparatorluğu gibi mazbut' daha doğrusu dışından mazbut ve şahane bir şeydir. Ama ben Ingiliz romanında, hatta Amerikan romanlarında olduğu kadar, büyük insan meselelerini cesaretle işleyen bir örnek görmedim. Bak Ingiliz tiyatrosu başka. Hatta Ingiliz şiiri de öyle. Tiyatrosu da, şiiri de elbette ki Halide Edip ve Nurullah Ataç'ın hudutlarını aşan bir şey, ama romanı, ana hatlarında tam bu bayla bu bayanın anlayacakları soydan.

Sana on beş lira yolladıktan sonra, derhal bir on lira daha gönderdim. Alınca bildir. Bayram ertesi yine para yollarım. Tercüme işinden para alamadık, ama tezgâhlar biraz işledi.

Af meselesi hakkında Sefer'e söyleyecek sözüm kalmadı sanıyorum. Meclis 1 Teşrinisanide toplandığına ve bir af layihası yapılacağı söylendiğine göre, af yok. Ama belki başka bir vesileyle bir şeyler yaparlar, orasını bilmem. Sefer'e böyle hiç istemediği bir haberi verdiğim için çok müteessirim.

Piraye'den mektup aldım. Sana çok selam ediyor. Onun da başında bir dert var: Bizim kız, istemediği, yani Piraye'nin beğenmediği bir delikanlıya varıyormuş. Üzüntü içinde. Elimden geldiği kadar bunun o kadar da haiz-i ehemmiyet olmadığını anlatmaya çalıştım. Kaynana damat nasıl olsa anlaşırlar. Yani yakında, Piraye nine, ben dede olabilirim.

Seni hasretle kucaklar arkadaşlarına selam ederim.

Bir Adam Yaratmak / Necip Fazıl Kısakürek

Kimse bana kendim kadar düşman değil .
Keşke ben de kendimden gizlenebilsem. 
Ben de bir insanım hiç bir fevkaledeliğim yok.
Bir kadere bağlıyım. Bir takım zaaflarla doluyum. Belki herkesten daha zayıfım. 
Düşünmek istemiyorum diye bağırmak, ulumak istiyorum. Düşünmek istemiyorum! 
Düşünmek istemiyorum!..

Ruh Adam / Hüseyin Nihal Atsız

‘’Onda beni şaşırtan şey, bu meseleleri kendine bağlayış tarzı idi. Belki başından beri çiftçi bir aileden gelmesi ona şehir hayatını yadırgatmış, bir nevi çok gizli bir fert ve cemiyet problemi ortaya atmıştı. Belki de tabiatında isyan hissi vardı.
Şurasını da söyleyeyim ki bütün bunlar daima yaşını hususiyetleriyle karışırdı. Bu hal, ister bilerek, ister bilmeyerek yapsın, onun konuşmasına, duruşlarına, bahar başlangıçlarının – tıpkı henüz kat’i şeklini almamış, sağlam, katıksız dünya görüşünün malı olmamış bir yığın heves ve fanteziyle dolu bazı sanat eserleri gibi – sıtmalı lezzetini yapan çok tatlı bir tereddüt, bir yarı yolda kalma hissini katıyordu. Hatta daha ileri gidip diyebilirim ki bu erken uyanışta devam edip giden bu çocukluk esas zemini yapıyordu.
Bize olgun görünen insanların çoğunda bu vardır. Çünkü çocukluk, yalnız sonu ergenliğe, rüşte varan bir yol değildir. O aynı zamanda bir yığın tatlı hususiyetin, tabiatla derin kaynaşmanın, hayata her tecrübeden uzak şahsi bir kayışın mevsimidir. Onu kendinde kuvvetle devam ettirebilenler, daha ziyade şahsiyetlerindeki aksayışlara sevilirler.’’

20 Mart 2013 Çarşamba

Naili-i Kadim

hevâ-yı aşka uyup kûy-ı yâre dek gideriz 
nesîm-i subha refîkız bahâre dek gideriz 

(Aşk havasına(arzusuna) uyarak sevgilinin bulunduğu yere kadar gideriz,
Sabah rüzgârına arkadaş olmuşuz,bahara kadar gideriz.)

palâs-pâre-i rindî be-dûş u kâse be-kef
zekât-ı mey verilir bir diyâre dek gideriz

(Rindlik çulu omzumuzda ve kase elimizde,
Şarabın zekâtının verildiği ülkeye kadar gideriz.)

tarîk-ı fâkada hem-kefş olup senâyî’ye
cenâb-ı külhânî-i lâyhâre dek gideriz

(Fakr’yoksulluk’ yolunda Senâi’ye ayak uydurup,
Külhâni-i Lâyhâr Hazretleri’ne kadar gideriz.)

verip tezelzül-i mansûr’u sakf-ı arşa tamâm
hudâ hudâ diyerek pây-ı dâre dek gideriz

(Arşın dizine Mansûr’un verdiği sarsıntıyı,titremeyi verip,
Allah!Allah! diye darağacının altına kadar gideriz.)

ederse kand-i lebin hâtır-ı mezâka hutûr
diyâr-ı mısr’a değil kandehâr’a dek gideriz

(Dudağının şekeri damağımızın hatırına bir düşerse,
Değil Mısır diyârna,Kandehar’a kadar gideriz.)

felek girerse kef-i nâilî’ye dâmânın
seninle mahkeme-i kirdgâre dek gideriz

(Ey Felek!Şâyet eteğin –ben-Nâili’nin eline girerse,
Seninle ‘hesaplaşmak için’ Allah’ın mahkemesine kadar gideriz.)

Ermiş / Halil CİBRAN

‘’Istırabınızın çoğu kendi tercihinizdir. İçinizdeki hekimin hasta benliğinizi tedavi ettiği kekre bir iksirdir o.’’

Yalnızlıklar/Hasan Ali Toptaş

kimileri düşer yalnızlığa,
kimileri yükselir.

düşenler için ufuk yoktur artık;
bütün renkler beyazdır,
sesler birdir
ve yarın belki'dir,
dün süphelidir,
bugün nerededir?
üstelik, sular kaskatıdır,
yönler düğümlenmiştir.
ve aynadır her şey;
tozludur anılarla,
kat kat kirdir.

düşenler için yalnızlık,
durup dinlenmeden akan susuz bir nehirdir.

yükselenlere eşsiz bir ülkedir yalnızlık;
orada içlerini kazarlar sürekli,
derialtı şehirlerine inerler
ve kendileriyle tanışırlar her gün,
her saat, her dakika, her an,
her canavar
ve her kuzu kendileriyle tanışırlar.
sonra, kendileriyle
kendilerinde başlayan insanlığın arasına otururlar.
önlerinde buruşuk örtüler vardır,
yorgun maskeler,
uyuyan özlemler,
tılsımlar sonra
ve masmavi küfleriyle şablonlar
-ki hepsi düştükleri yalnızlıktan gelmiştir
yükseldikleri yalnızlığa...

şaşırmışlardır,
şaşırırlar
ve elbette şaşıracağızdır.
yalnızlık biraz da şaşırmaktır şaşıramadıklarımıza...


 

19 Mart 2013 Salı

Huzur/Ahmet Hamdi Tanpınar

Mümtaz bu dükkâna bakarken hiç farkında olmadan Mallerme’nin mısraını hatırladı: “Meçhul bir felaketten buraya düşmüş…” Buraya bu tozlu dükkâna, bu davarına elle yapılmış triko çorapların asıldığı yere… Yanı başında tahta kepenkli, peykeli, eskimiş seccadeli dükkânlarında, aynı zengin ve uzaktan bakınca büyülü ananenin hikmetleri ebediyete kadar türlü tasnif fikrine yabancı bir istif içinde, raflarda rahle, sandalye üstlerinde, dükkânın döşemesi üzerinde üst üste, sanki gömülmeğe hazırlanıyorlarmış yahut gömülü buldukları yerden seyrediyorlarmış gibi bekliyorlardı. Fakat şark, hiçbir yerde hatta mezarında bile katıksız olamazdı. Bu kitapların yanı başında açık işportalarda, içimizdeki değişmenin intibak arzusunun yeni bir iklimde kendimizi aramanın kucak dolusu şahitleri, kapakları resimli romanlar, mektep kitapları, ciltlerinin yeşili artmış Frenkçe salnameler, eczacı formülleri vardı. Kahve falı ile Momsen’in Roma hayali, Payot edisyonunun artıklarıyla Karakin Efendi’nin balıkçılık kitabı, baytarlık, modern kimya, ilm-i remil, sanki insan kafasının bütün düzensizliği bu çarşıda birden bire teşhir edilmesi icap ediyormuş gibi bir birine karışıyordu.

Necip Fazıl KISAKÜREK

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

II

Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur...
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

III

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

Efrasiyab'ın Hikayeleri/İhsan Oktay Anar

‘’Kendini gerçekleştirmenin en kolay ve en akıllıca yolu başkalarını korkutup boyun eğdirmek olduğu için, insanların kusurlarını araştırıp bularak onları ayıplama fırsatına erişmek, bu kuvvetli tehdit kozunu bir kez ele geçirdikten sonra cemaatten atılma korkusunu başkalarına yaşatmak, kasaba hayatının belki de en temel kuralıydı. Öyle ki, bu hayatta güçlü olmanın bir yolu da, insanların günahları ve kabahatleri hakkında bilgi biriktirmekti. Yükselmek çok zordu ama diğerleri karalanabilir, yerin dibine batırılabilirlerdi.’’

15 Mart 2013 Cuma

Yahya Kemal / Ahmet Hamdi Tanpınar

‘’Yahya Kemal’in dikkati vaziyetlerin dikkatiydi. Neyiz? Ve nerdeyiz? Konuşmalarının hususiyetini bu yapıyordu. Şüphesiz çok iyi konuşuyordu. Konuşmayı sanat haline getirenlerdendi. Fakat bu konuşma onda çok mübrem bir ihtiyaca cevap veriyordu. Sohbet, düşüncesinin laboratuarıydı. Mesleklerinin zapt ettiği bu zihin, konuşurken bulur, geliştirir, yoğururdu. Kendisini tekrarlamaktan çekinmediği için aynı sohbeti ayrı ayrı muhitlerde yapardı. Ve daima buluş halinde olduğu için hiç de ilk şekliyle gelmezdi.’’

Ruh Adam / Hüseyin Nihal Atsız

Niçin seversin Güntülü?
…
Sevginin niçini olmaz ki efendim… Düşünsem belki makûl bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakikî sebep olmaz. Çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu da hodbinliğimizden doğar efendim.

Üç Noktanın Söylediği / Ahmet Turan Alkan

‘’Evveli değirmenler, yaylanın suyunu düze indiren başıboş derelerin köpüklü sularını dolabına bindirmeden dönmezdi. Suyun kıt olduğu yerde keşişleme yelleri değirmenin sefil yelkeni doldurur, o da bulunmazsa miadı dolmuş ( hâşâ huzurdan) merkepler ve emsali hizmet hayvanları döne döneleye daneyi un eylerdi.
Bakırcılar, kızıl bakırı bir ateşe bir çekice çalıp tencere, tava, güğüm döverlerdi. Sof...lar, Abâniler, ketenler ahşap tezgâhlarda elle dokunur, mekikleri göz nuruyla sarılırdı. Dağın eteğinden sökülen taş elle yontulur, kireç taşı, odun ateşi ve insan emeğiyle yakılıp kireç yapılır, tuğlanın çamuru ayakla çiğnenirdi. Ekin tırpanla biçilir, dövenle sapından ayrılır, yabayla karşı rüzgâra savrulurdu. Mürekkep, bezir veya çıra yakılıp isi havanda dövüldükten sonra zamk-ı arabî ile karıştırılarak imal edilir, kalem kamışlıktan kesilir, kaşık şimşirden oyulur, kitaplar göz nuruyla harf be harf çoğaltılırdı.’’

12 Mart 2013 Salı

Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali

‘’Büyük salonun kapıya yakın bir duvarının önünde birdenbire durdum. O andaki hislerimi, bilhassa aradan bu kadar seneler geçtikten sonra, anlatmama imkân yok. Yalnız orada, kürk mantolu bir kadın portresinin önünde mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum. Resimleri seyredip geçenler, vücutlarıyla beni sağa sola itiyorlar fakat ben olduğum yerden ayrılamıyordum. Bu portrede ne vardı?.. Bunu izah ede...meyeceğimi biliyordum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım. Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözle; bu koyu kumral saçlar ve asıl masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melal ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşından beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziya’nın Nihal’inden, Vecihi Bey’in Mehcure’sinden, Şövalye Büridan’ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra’dan, … birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı (karışım). Yaban derisinden bir kürkün içinde, gölgede kalmasına rağmen donuk beyaz rengi belli olan küçük bir boyun parçası, bunun üzerinde hafifçe sola dönmüş, beyzî bir insan yüzü vardı. Siyah gözleri anlaşılmaz, derin düşüncelere dalmış gibi yere bakıyor, adeta bulamayacağından emin olduğu bir şeyi son bir ümitle aramak istiyordu. Buna rağmen bakışındaki hüzün biraz da istiğna (sakınma) ile karışıktı. Sanki: “…Fakat ne olur? “ der gibiydi. Bu istiğna ifadesi, biraz dolgun ve alttakisi biraz daha irice olan dudaklarında tamamen açık bir hal alıyordu. Göz kapakları hafifçe şişti. Kaşları ne pek kalın, ne pek ince, fakat biraz kısaydı; koyu kumral saçları, köşeli ve oldukça geniş alnını çevreleyerek aşağı doğru uzanıyorlar ve yaban kedisinin tüylerine karışıyorlardı. Çenesi hafifçe öne doğru kıvrık ve sivriceydi. İnce, uzun ve kanatları biraz etli bir burnu vardı.’’

Sait Faik Abasıyanık

“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada, namuslu insanların arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmazsam deli olacaktım.”



Edebiyat Üzerine Makaleler/Ahmet Hamdi Tanpınar

"İki san'at zihniyeti tâ Tanzimat'tan beri memleketimizde karşı karşıya­dır. Bunlardan birincisi asırlardan beri gelen bir zevk terbiyesinin mahsûlüdür; bu zihniyet ister ki san'at sadece güzellik peşinde koşsun ve güzel denilen şey de - bittabi şiir için dilin imkânları içinde aransın -mükemmele yaklaşan bir form içinde ve o form yuğrulurken elde edil­sin. Bu anlayış muhtelif san'at zümrelerimizd...e, Garp'dan gelen cereyan­larla beslendi. Bu da gayet tabiî idi; elbette daha evvel bu işlerle uğ­raşanlardan istifade edilecekti. İkinci zihniyet, şiirin hayat ve cemiyetle çok sıkı bir münasebeti ol­masını, onun gündelik manzumelerini, ihtiyaçlarını, içinde gizli temayül­leri ve atılmağa hazırlandığı büyük hedefleri hazırlamasını ister. Namık Kemal, son devirlerinde Fikret, Âkif, Mehmed Emin, günü­müzde Nâzım bu ikinci telâkkinin idare ettiği şâir olmuştur."