27 Kasım 2010 Cumartesi

Yusufcuk / Samiha AYVERDİ

"Demek ki buradan,her yeşilliğin gerdanına bir gözyaşı takacak kadar bağrı yanık bir aşık geçmiş..."


26 Kasım 2010 Cuma

MIRILDANDIĞIM ŞEYLERSİN / Haydar ERGÜLEN


   Senin Harflerin İçin

1.
Mırıldandığın her şeysin, sesinden öpüyorum
sessizliğine de eğiliyorum fakat neredesin
kapanınca harflerinin kapısı: Adın
şiirim!
Heceler gibi öpüyorum işte iki hecesin
adından başlıyorum öpmeye kırlara çıkmış
harflerinin arasından öpüyorum: Ağzın
cennetim!
Dilin hâlâ çocukluğun suyuyla terli
ve haylaz suyundan öpsem küskün
bir çeşmenin harflerin susuz. Dilin
cehennemim

2.
Mırıldan dur bana, senin üstüne harf
getirmem daha, ağız ağıza duruyor
harflerin: Sevmenin birinci hâli gibi
telaşlı duruyor da ben utanıyorum
üçü bakarken birini öpmeye senin!

3. 
Harflerin aralanmış
sesliler sevişiyor
sessizlere bu cümlede
sıra gelmeyecek gibi

Harflerin yatışınca
belki duyarsın içinde
sessizlerin uykusuz
kaldığı o cümleyi

Aşkı seslendirirken
unuttuğun mırıltı
bizi sessizliğimizden
doğru bağışlar belki

4. 
Bir ses sesini öpse
harflerin uykusuz kalır

5.
Dün sabah önünden geçtim
kağıt gibiydi harflerinin yüzü
araları açılmış olmalı
bütün gece sevişmekten

6.
Mırıldandığımız şeyler
kalmayınca aramızda
ağızda söz, gövdede ter,
bir aşk bunlarla biter

7.
Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!





25 Kasım 2010 Perşembe

İNCİ DAKİKALARI/ Sezai KARAKOÇ

      Sen bana yeni yılsın her dakika
Her dakika bir yaşıma daha giriyorum

Sen benim üstüne titrediğim güzel ve yeni
Saatim kadar saadetimin gözbebeği zamansın
Ben bin parçaya bölündüm her parçasında
Her parçasındayım kırkayak sesli boğuk arkadaşlığın
Çalkantısız Üniversitenin yalnızlığın ve ağlamanın
Erkek ağlar mı diyeceksin
Hayberin kapısı ağlar mı erkek ağlar mı
Ben yel gibi erkekler ağlar diyorum
Bir dakika ağlar yılbaşı dakikasında
Daha gözlerimin gerçek yaşları belirmeden
Ağlamak diye bir şey yoktur diye bir şey
Yüzme bilmeyen bir uyurgezer yüzer ya
Çürük ve havada asılı tahtalar üstünde
Hafif kedi ayaklarıyla yürür gerçekten yürür ya
Sen benim ağlamamı erkeklığıme
Uyanan ölmeyen yenilenen
Azgın kışlar içinde keskin baharlar bulan
Seni bulan yeniden bulan tekrar tekrar bulan erkekliğime say

Bütün bir yıl bütün bir yaşama boyu
Gizli heybelere binbir gece eşyası doldurduğuma say

Ben otomobilleri böylesine yankısız sağır komam
Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım
Bu yunan şehrinin düzenini öper ve yalvarırım
Şehrin ölümünü yanlış anlama
Gözleri kör oldu doğrudur ama o kadar
Ve şehrin gözlerini geri verme dakikalarıdır bu yılgın çanlar

Senin odan günışığı en güzel müzik bana
Farklılıklar odası
Giden tren buharları içinde örümcek ağı
Sen güzel örümcek ağı yaşamakla yaşamamak
Doğduğumuz şüpheyle öldüğümüz şüphe arasına gerilmiş
Garip bulut farklı müzik güzel örümcek ağı

Ben bir yabancı buğunun kokusunu alıyorum
Bu kokuyu alıyorsam onulmaz kıskançlık yaramdandır
Benim garipliğime bakma benim kıskançlığıma bakma benim
İncilerin ilk gerçek ve yeni yorumunu bulur gibi oluyorum
Bu inciler denizlerin en karanlık noktalarında bile yoktur
Benim ak ve kara kayalar içinde bulduğum inciler
Bu inciler sen olmasan bende bile yoktur
Oldukları yerde bile


24 Kasım 2010 Çarşamba

VUSLAT/ YAHYA KEMAL BEYATLI

Bir uykuyu cânanla berâber uyuyanlar,

Ömrün bütün ikbâlini vuslatta duyanlar,

Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamânı,

Görmezler ufuklarda, şafak soktuğu ânı...

Gördükleri rü'yâ ezelî bahçedir aşka;

Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgârı başka.

Bülbülden o eğlencede feryâd işitilmez;

Gül solmayı; mehtâb, azalıp gitmeyi bilmez...

Gök kubbesi her lâhza, bütün gözlere mâvi...

Zenginler o cennette fakirlerle müsâvi;

Sevdâları hulyâlı havuzlarda serinler,

Sonsuz gibi, bir fıskıye âhengini dinler.



Bir rûh, o derin bahçede bir def'a yaşarsa

Boynunda onun kolları, koynunda o varsa,

Dalmışsa, onun saçlarının râyihasıyle,

Sevmekteki efsûnu duyar her nefesiyle;

Yıldızları boydan boya doğmuş gibi, varlık,

Bir mû'cize hâlinde o gözlerdendir artık.

Kanmaz, en uzun bûseye, öptükçe susuzdur,

Zirâ, susatan zevk, o dudaklardaki tuzdur.

İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan,

Bir sır gibidir azcok ilâh olduğumuzdan.



Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler.

Bir gün nereden hangi tesâdüfle gelirler?

Aşk, onları sevkettigi günlerde, kaderden

Rüzgâr gibi bir şevk alır, oldukları yerden.

Geldikleri yol, Ömrün ışıktan yoludur o!

Âlemde bir akşam ne semâvi koşudur o!

Dört atlı o gerdûne, gelirken dolu dizgin,

Sevmiş iki rûh ufku görürler daha engin,

Simâları her lahza parıldar bu zafirle;

Gök her tarafından, donanır meş'alelerle!



Bir uykuyu cânanla berâber uyuyanlar,

Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar

Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda,

- Zâlim saat ihmâl edilen vakti çalar da-

Bir ân uyanırlarsa lezîz uykularından,

Baştan başa, her yer kesilir kapkara, zindan...

Bir fâciadır böyle bir âlemde uyanmak...

Günden güne, hicranla bunalmış gibi, yanmak...

Ey talih! Ölümden ne beterdir bu karanlık!

Ey Aşk! O gönüller sana mâl oldular artık!

Ey vuslat! O âşıkları efsûnuna râm et!

Ey tatlı ve ulvî gece! Yıllarca devâm et!


23 Kasım 2010 Salı

Pek Çok Yaz Geçti, Kuğu Öldü! / HAYDAR ERGÜLEN

simurg, kimsenin çuvalına sığmaz,
ağzında makasla değil, kanadında gökkuşağıyla kuğu,
son kayboluşunu bile kaybedip gitti
su suya kavuştu, kuğu oyalandı kara gecede
oysa ne kalmıştı canına yazılmaya, bir beyaz...

kimseyi temize çıkartmadan öldü kuğu,
mavi pembe kumral olağan ve bir özür olarak hatta
ona sözcüklerden anmalık değil, bir su taşı...
çünkü, iyi kalpli bir makas bile açmıyor ağzını
cinayete yeni başkentler bulunur korkusuyla.

kuğu öldü, biz biraz daha azaldık aramızda
bir kuğu nedir ki çünkü; kendine içli bize dalgacı
bir de kendisiyle yalnızlığı arasında macera...
ben avucumdaki yeli saklayarak geçiyorum dünyadan
kuğu uzun bir geçmişe açtı boynunu.

buluttan indi, ateşi seyretti, öldü kuğu
dövülmüş bir gül kadar iz bırakmadan,
uykusu açılmış bir gül kadar düzenli
ve kuşbaz flütünün yorulmuş uyumunda
yeni elimle yazr gibi görüyorum yokluğunu...

pek çok yaz geçiyor da, durmuyor
hiçbiri kuğunun durduğu eski kıyıda
önemi yok eski bahçede bir gülün terleyişinin
çünkü kuğu öldü, sudan daha küçük bir uyku pahasına


22 Kasım 2010 Pazartesi

Mavi / Haydar ERGÜLEN

üstünde yağmurdan başka hiçbir şey yoktu
anlam olmak için yeterince çıplaktın
şiirin nasıl bir şey olması gerektiğini
hatırlatıyordu gözlerin, sana böyle inandım:
ben inanmak için şiir yazıyorum, gözlerin
cihangir'i hatırlatıyordu, hayal içinde fakir
üsküdar'dan o rüyaya baktım: maviydin
bir özletip bir geri çekiyordun denizlerini!
usul usul inandım güzelliğin hatırına yağan
yağmurun üstümüzde hakkı vardır, inandım
uzak bir mavi kızın gözlerindeki bulut
burada içimize yağacaktır, inandım, mavi
bir yağmurluğun da olsa şiirden ıslanırdın!
gövdene de böyle inandım, duruydu, şiirin
nasıl bir şey olması gerektiğini hatırlatıyordu:
öyle çıplaktın ki içinde şiirden başka
hiçbir şey yoktu, gövden neyi hatırlatıyorsa
ona inanıyorum, beni hatırılamasa da, biliyorum
bazı uzaklıkların hiç mektup beklemediğini...

bazı şiirler de bekleyemiyor yağmurun dinmesini!


 


Necip Fazıl Kısakürek

Sustum! Birikti yanaklarıma alfabe...
Ya ilahi Ya Rab sükutumu en güzel duam eyle...

21 Kasım 2010 Pazar

DELİLİK ÜLKESİNDEN NOTLAR / AYŞE ŞASA

 ‎"Akıllılar dünyasının bir kıyısında, sisli bir dağ başında
çöreklenmiş, dünyayı kendimce anlamlandırmaya çalışan bir deliyim.
Akıllılardan çok farklı olduğumun bilincini her an taşıyarak, onları
gözetliyorum. Sürekli, duygularımı ve düşüncelerimi, akıllıların
dünyasına özgü tarzda kodlamaya çalışıyorum. Başka türlü, il...etişim
kurmak, konuşmak imkânsız olur. Ben başkalarını gözetlerken, bir başka
göz beni gözetliyor. Beni gözetleyen o gözü gözetleyen başka bir göz
daha var. Daha ötelerde, onu da gözeteyen bir göz var. Mutlaka kadar
zincirleme giden bu korkunç yabancılaşma ve gözaltı duygusu içinde,
ancak Allah, en uçta Allahın var olduğu inancı güven verebilir."

BİR MUSTARİP : PEYAMİ SAFA

MÜZİK - MOZART : SUMMER UVERTURE

20 Kasım 2010 Cumartesi

Peyami SAFA

“Yeryüzünde bir tek memleket gösterilemez ki, orada gençler kazara milli kütüphanelerine girerlerse bir tek eser okuyamadan çıkıp gitsinler. Böyle bir katliam hiçbir memlekette hiçbir memleketin tarihinde yoktur. Genç nesilleri bu ilimsiz, çarpık inkılap ve irtica anlayışına kurban etmekten artık vazgeçilmelidir.”“Arap harflerini bilmedikleri için yüzlerce yıllık muazzam bir kültür hazinesi onlara kapalıdır. Divan Edebiyatını okuyamazlar, Tanzimat, Edebiyat- Cedide, Fecriati onlar için bir liralık kitapların cılız ışığı altında, karanlıkta kalan bir his ve heyecan alemidir. Bunların Peçeviye, Evliya Çelebiye ve daha nicelerine idrakleri kördür.”

19 Kasım 2010 Cuma

İskender Pala

''Galiba varlığın çekim alanına giren en ulvi acıydı aşk;
ve maddeyi mânâya veren en cömert sancıydı...''

AŞK !..AHMET HAMDİ TANPINAR

Aşk dediğin nedir ki
Tenden bedenden sıyrık
Çocukların içinde
Yaşadığı bir çığlık

Aşk dediğin nedir ki
Histen nefesten varlık
Umutsuzluk içinde
Karanlığa son ıslık

İLHAN BERK

Ben acıyım. Yani senin hazan düşen yüzün.
Umarsız
Boyun bazan. Bazan ağzın, gölgeli gözlerin

Kerem ile aslı – sadık yalsızuçanlar

Aşıklık ne müşkül haldir.
“Hayır hayır. Olamaz! Gerçekten daha gerçekti gördüğü.
Güneş gibi apaşikar. Ay gibi pırıl pırıldı...
Eşiğine fırlattı bedenini. Ey yazgımın gülü! Ey alnımın ak yazısı
diye bağırdı. ‘Söyle bana hangi bağın gülüsün sen?
Peri dile gelerek, seslerin en güzeliyle.
‘Ey yüreğimin sancısı!’ dedi. ‘Kesiş dağının gülü. İriskin bağının sümbülüyüm ben. Sen de söyle bana. Hangi rüzgar attı seni buralara?

Şehzade, Anka kuşunun kanatlarına binmişti sanki;
‘Ey nergis bakışlım! Ey hilal nakışlım! Gönlümün rüzgarı getirdi beni buralara...
Elif ile Lam gibi birbirlerine öyle sarıldılar ki. Ne gözler görmüş. Ne kulaklar işitmiş böyle bir kavuşmayı...

18 Kasım 2010 Perşembe

İlhan Berk

Biz ki zamanı tırnak içine alıp yaşadık
(İsteğin bulanık kıyısında).

Bundan değil midir bizim aşkımızda
Sürekli bir akşam hüznü vardır.


Suyun Sızladığıdır/İsmet Özel

Sızıyı gideren su.
Suyun sızladığını kimseler bilmez.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Düştü gazeli - Sezai Karakoç...

Rüzgar ışıdı titredi çiğ gül düştü
Tutunduğu dalı tutuşturup bülbül düştü
...
Gün doğumundan gün batımına kızardı bahçe
Bir bir leylak nergis lale ve sümbül düştü

ne çam dayandı ne kestane ne kavak ne nar
bin yıllık çınar gürül gürül düştü

Geçti mi ki yeşilin sonsuzluk yüklü çağı
Kader yanardağından kızıl kara kül düştü

Vakit görmemişti böyle bir kıyameti
Akıl sarardı karardı ruh gönül düştü

Huzur - Ahmet Hamdi Tanpınar

Vücutlarımız birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmektir, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır!


NAR/ Haydar Ergülen


'Kış büyük geliyor nara gidelim
soğudu günlerin yüzü nara gidelim
narın bir diyeceği olur da bize
açılır yazdan binbir sıcak söz
dilimiz kurudu burdan nara gidelim
narın bir evi var pek kalabalık
keşke biz de otursaydık orada
ev büyük geliyor şimdi her oda
bir ayrılık, çocuklar kapalı kutu,
bahçeler dağınık: Bir salkım üzümü
paylaşırken nasıl da bağ bahçe arkadaştık,
meğer yapraklarından soymaya başlamış
bahçeyi hırsız, bağ çıplak kalmış!
Narın bahçesine bir hoyrat girse
tenden önce dile yoksulluk düşer
dil üşümeden daha üzülmeden ten
açılıp saçılsın bize nara gidelim;
ev ki nar gibi içiçe bahçe
kadın aşka bahçe, deli sarmaşık
tutunup aşkına hemen nara gidelim
Narın elinden kopardık şu aşkı diyelim!'


Şeyh GALİB

     Su uyur, düşman uyur, haste-i hicran uyumaz...


William SHAKESPEARE

Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderin.Şimdi olacaksa bir şey yarına kalmaz, yarına kalacaksa bugün olmaz.Bütün mesele hazır olmakta...Madem hiçbir insan bırakıp gideceği şeyin gerçekten sahibi olmamış,erken bırakmış ne çıkar, ne olacaksa olsun.

Balzac

Kalp için küçük olay diye bir şey yoktur.  Kalp her şeyi büyütür. 

CEMİL MERİÇ

kuşlara benzer kelimeler,odana dolarlar bir akşam
nereden gelirler bilinmez
kah çığlık çığlığadırlar,kah sesleri işitilmez.
çiçeğe benzer kelimeler:turuncu,erguvan,beyaz.
bir rüzgar sürükler hepsini.bulutlara güven olmaz..

SUSKUNLAR'DAN...

''Hatta öyle ki,neredeyse gün boyu,filozofların ve kadim alimlerin eserlerini satır satır kıraat eden kahin,bilgiyi bir nimet kabul ettiği için ramazan ayında sahurdan sonra okumayı bırakır,nefsini bastırarak iftar zamanına kadar elini kitaba sürmez,ancak akşam ezanını işittiği vakit Aristatalis'in Badü't Tabiiyye başlıklı eserinden bir bölüm okuyarak orucunu açardı...''

 İHSAN OKTAY ANAR

Körlük/ Jose SARAMAGO


''Ben bu romanı, görmek rahatsız edici olduğunda bilinçli ya da bilinçsiz kafamı çevirdiğim her an için pişmanlık duyarak okudum. Tüm o soykırımları, tecavüzleri, savaşları, açlıkla mücadele eden halkları televizyonlardan gazetelerden izleyip de üzülmekten gayrı bir şey yapamamak da bir çeşit gönüllü körlük işte!''


15 Kasım 2010 Pazartesi

Ahmet Hamdi Tanpınar

Mesele bilmekte değil, bildiğini kendisine ilave etmektir!..

Hasan Ali Toptaş

Yalnızlık alıp karşına kendini
öteki kendinlerle konuşmaktır
Bakışmaktır öteki kendinlerle;
dövüşmektir.
Kimi zaman da, öldürmektir...

içlerinde en çok sana benzeyeni,
benzemiyor diye.

Yalnızlık, öldürmektir.

Güvercin Gerdanlığı - İbn Hazm

Allah seni üstün kılsın! Bilesin ki aşkın insanlar üzerinde etkin bir gücü, keskin bir egemenliği, yadsınamaz bir otoritesi, karşı konulamaz kuralları, çürümeyen nüfuzu, önüne geçilmez bir baskısı, kısacası mutlak bir hakimiyeti vardır. En sağlam şekilde kurulmuş bağları, en sıkı düğümlenmiş düğümleri çözer; katılıkları eritir, sağlamları sarsar; yüreğin üstüne konar; yasak olanı serbest eder...

hyperion'dan bellarmin'e...

elimden gelen ancak sırası gelince ondan bir parça anlatmak.onun sözünü ederken,bütününü unutmamam gerekiyor.kendimi aldatıyor,çok eski zamanlarda yaşadığına,onunla ilgili bildiklerimi duyarak öğrendiğime kendimi inandırıyorum.onun canlı imgesine kapılırsam,hayranlık ve acı beni öldürür,ya onda bulduğum tada,ya onun için tuttuğum yasa dayanamaz ölürüm!

hölderlin,hyperion

Halil Cibran

``Benim bazen hüzünle dolu olmamın sebebi geçmişi hatırlamamdandır.Ama, eğer neşe ile hüzün arasında bir tercih yapmak durumunda olsaydım kalbimdeki hüzünleri dünyanın tüm neşesine değişmezdim.``

Üç Noktanın Söylediği - Ahmet Turan ALKAN

Dostum öyle dedi,''yârsız olmaz asla'' dedi.Yorgundum.''herkes kendi yârini çizsin kendi gözbebeklerine'' dedim.
''çizdim bile''dedi.

Haydar Ergülen

"Bir ses sesini öpse
harflerin uykusuz kalır..."

Rıza Tevfik

Nolurdu alnından öpüp her seher
Saçını ben çözüp, ben bağlasaydım

Ateş Ağacı/ Samiha AYVERDİ

" Bence şekil ve san'at, manayı ziynetleyen bir kaptır.Mana, şekil perdesi altında gizli olduğu için göz, iç kıymetini görmüyor da: dış tezahürlerini görüyor.Ruhu görmeyip, cesedi gördüğümüz gibi.

Şekil manayı bulmak için bir kaptır.Yazık ki insanlar bu kapının san'at inceliklerine, estetik vasıflarına dalarak, onu açıp... içinde gizli olan hazineyi elde edemiyor.




PEYGAMBERİMİZ ( S.A.V )'İN DUASI

Peygamber efendimiz o gün çok neşeli idi. Hz. Aişe validemiz, onun
bu halini görünce: 'Ey ALLAH'ın Resulü, bana dua et!" dedi. Peygamber
Aleyhisselam ona şöyle dua etti:

"ALLAH'ım Aişe'nin geçmiş, gelecek, gizli ve açık bütün günahlarını bağışla!"
...
Hz. Aişe bu duaya o kadar sevindi ki, sevincinden gülmeye başladı.

Resulallah onun böyle gülmesine hayret ederek sordu:

"Ey Aişe, sana ettiğim dua seni bu kadar çok mu sevindirdi?"

Hz. Aşie:

"Ya Resulallah nasıl sevinmem!"

Peygamber Aleyhisselam, birden ciddileşti ve:

"Ya Aişe, vallahi ben bu duayı her namazdan sonra bütün ümmetim için etmekteyim!" buyurdu.

Fuzuli

Ey yüzüm!Yaşlarını dökme..
Sinemdeki ateşi söndüremezsin.



Necip Fazıl Kısakürek

Çekil Ey Nefsim Çekil ! Hakikate Perdesin...
Hakikat Başka Yerde Sen Bambaşka Yerdesin !

SÖZ BAŞI- YUSUF İLE ZÜLEYHA - NAZAN BEKİROĞLU

Bismihû.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.

Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.

Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.

Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.

Sözün yaradılışı Züleyha’nın yaradılışından evveldi. Adem, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maşukundan?

Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.

Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.

Söz de,

aşk da,

ne benim ne senin.

Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,

ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,

mayıs gülü,

ışıklı nisan yağmuru

ne kadar Allah’tansa,

mülk gibi söz de ve aşk da

O’ndan.

“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsa da,

beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,

hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, “gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.

Değil mi ki her şey O’ndan,

gidecek yer yok O’ndan başka. Gelinen yer yok O’ndan başka.

insan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı, O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.

Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığa yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O’ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.

Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir:

Bir çiçeği, bir kuşu,

denizi, yağmuru,

gökyüzünü, yazıyı,

yazıyı yazanı, kalemi tutanı,

bir yaratılmışı hasılı.

Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhâd’ı, Züleyha Yûsuf’u

sevdiğini zannedebilir.

Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.

Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?

Her aşk O’na çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkansız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.

Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlarde bundan böyle, O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.

Küçük bir biliş farkı.

Mülk gibi aşk da Allah’tan.

Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.

Tenin de O, canın da O, cismin de O.

Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.

Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.

Züleyha ki Yûsuf’u sevdi, ibtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecella eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha suretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri suretten nura yükselirken diğeri nurun surette tecellâ ettiğini idrak etti.

işte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.

Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun, diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan’ının önsözünde, yani ki Mukaddime sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tamam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.

Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Şiir:

bu kez. birkaç kitap

yine aynı ayna

ve birkaç ruh

hepsinin içinde mevcûd

Züleyha’nın acısı acının Züleyha’sı

Bismihû.

Esirge ve bağışla.

Öptüm kitapların da üzerindeki Kitâb’ı, öptüm ve koydum alnıma.

Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken. Sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.

Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.

İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya’da Topkandilin altında değil idiysem de Hamdullah Hamdı Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üzerine olsun), ben de suyun kıyısındaki kentte kendimce bir Ayasofya’daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf’un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.