"Bu öyle bir hastalıktır ki, hasta zevk alır. Bu derde
kim uğrarsa artık iyileşmek istemez. Acı çeken ise bu acıdan kurtulmayı
dilemez. Aşk insana vaktiyle iğrendiği şeyleri süslü püslü gösterir. Kendisine
zor gibi gözüken şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal
eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider."
30 Temmuz 2012 Pazartesi
Cilâ'l-Hâtır / Abdulkadir Geylâni
Mecnun Leyla'ya olan muhabbetinde sadakat derecesine
ulaşınca kalbine Leyla'dan başkasını sokmamıştı.Bir keresinde bir topluluğa
rastlamıştı.Ona dediler ki:
- Nereden geliyorsun?
- Leylâ!
- Nereye gitmek istiyorsun?
- Leylâ!
23 Temmuz 2012 Pazartesi
Gazel / Ahmet Paşa
Sernâme-i mahabbeti cânâne yazmışam
Hasret risâlesin varak-ı câne yazmışam
Nâlişlerini derd ile bîçâre bülbülün
Bâd-ı sabâ eliyle gülistâne yazmışam
Zülfün hikâyetin gönülde misâl edüb
Gam kıssasını levh-i perîşâne yazmışam
Resm etmişem gözümde hayâlini gûyyâ
Nakş-ı nigârı sâgar-ı mercâne yazmışam
Tâb-ı rûhumla sûzunu yazarken Ahmed'in
Şevkinden odlara tutuşub yane yazmışam
............
Muhabbet mektubuna ''Sevgilim''diyerek başlamışım,
Özleyiş mektubunu can(ım)ın yaprağına yazmışım.
Zavallı bülbülün derti dertli inleyişlerini,
Sabâ rüzgârının aracılığıyla gül bahçesine yazmışım.
Zülfünün hikâyesini gönl(üm)e örnek olarak almış,
Gam kıssasını perişân kâğıda yazmışım.
Sanki hayalini gözümde resmetmişim,
(Böylelikle) sevgilinin resmini mercan kadehe çizmişim.
Yanağının ışığıyla Ahmed'in (gönül) ateşini yazarken,
Şevkinden ateşlere tutuşup yana yazmışım.
Ahmet Paşa
Divan-ı Kebir / Mevlâna
Hafız'ın Yolculuğu / Jan POTOCKI
"Saygıdeğer
efendim" diye cevapladı Bektaş; "gittiğiniz her yerde iyilikten çok
kötülükle karşılaşacaksınız, ama nerede olursa olsun, kötülüğün içine biraz da
olsa iyiliğin karıştığını göreceksiniz, bu kadarı da, bana göre, bilge kişinin
yaşamın kötülükleri karşısında avunmasına yetmeli."
Denemeler / Montaigne
Dünya durmayan bir salıncaktır: Orada her şey toprak,
Kafkas'ın kayalıkları, Mısır'ın piramitleri, hem çevresiyle birlikte, hem de
kendi kendine sallanır. Durmanın kendisi bile daha ağır bir sallantıdan başka
bir şey değildir. Konumu (kendimi) hep aynı halde bulundurmak elimde değil.
Doğal bir sarhoşlukla, salına serpile yürüyüp gidiyor. Onu belli bir noktada,
canımın istediği bir andaki haliyle alıyorum. Duruşu değil, geçişi anlatıyorum:
Fakat yaştan yaşa, yahut halkın dediği gibi <<yedi yıldan yedi
yıla>> geçişi değil, günden güne, dakikadan dakikaya geçişi. Hikayemi
saati saatine yazmam gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil,
amacım da değişebilir. Benim yaptığım, değişen ve birbirine benzemeyen olaylar,
kararsız ve bazen çelişmeli düşünceleri yazıya dökmektir. Acaba benliğim mi
değişiyor, yoksa aynı konuları ayrı koşullara ve ayrı bakımlara göre mi ele
alıyorum? Her ne hal ise, kendi kendimden ayrıldığım oluyor.
Denemeler / Montaigne
Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile
kendimizle doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine
takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor bütün
hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta kan revan içinde, aç susuz savunuyor o
kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu yararlığı? Uğrunda
ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada kılım kıpırdatmadan keyif
sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin, perişan, saçı sakalı birbirine
karışmış kitaplıktan çıkıyor gece yarısından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha
akıllı bir insan olmak için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya
ölecek o kitaplıkta ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi
düzenle kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim
seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir paradan
başka nedir ki şan şeref?
22 Temmuz 2012 Pazar
Erken büyüyen çocuklar / Çetin ALPAGUT
yok…
Bu ölümün kendi sesi değil
çocuklar taşlarla büyüyor artık
kalpleri kolayca yetiyor anne ölümlerini anlamaya,
Yok, yok
Bu ölümün kendi sesi değil,
Çünkü kan
Bebeklerden başlıyor insana bulaşmaya...
İskender Pala /Ah mine-l Aşk
Fuzûlî, Kays’ın bütün aşkını yüreğine yükleyip hasret çadırında sevda çilesini doldurttuğu Leyla’ya bir gece muma hitaben şöyle dedirtir:
Gel ey gözü bağlı, bağrı dağlı; başı karalı, ayağı bağlı! Gel seninle ikimiz hem-nefes olalım ve yanan bağrının sırlarını söyleşelim. Nedir seni bunca ağlatan dert ve benzini sarartıp içini kavuran elem? Baştan ayağa nedir bu yanmak? Durmadan gönül derdine boyanmak?Aslın ne olaki; hayat suyun ateşten yaratılıptır?Her an yangınlardasın; hem ateşe boğuluyorsun, aynı anda hem suya! Ey seher kuşu, ne sihirler yapmaktasın ki, ateşin suyundan daha keskindir?İşte vefada ben sana benzemekteyim; hatta belki vefam senden nice kat ziyadedir.Çünkü ey kalbi eriyen, sen her gece yanıyorsun; bense her gece ve gündüz yanıyor ve eriyorum. Üstelik sende ah etmek te yoktur ama bende var! Senin için ne hoştur meclislerde yaşlar döküp içindekileri açığa vurmak. Üstelik senin gönlündeki, dilindedir daim. Ya ben ne yapayım, ney gibi inleyip dururken? Ben öyle her olur olmaz ile yoldaşlık edemem; başımı kesseler, sırrımı söylemem. Şimdi sana söyleyecek olsam derdimi, dayanamazsın, yanmaktan helâk olursun. İçin için yanan bu sırra benim gönlüm bile zor dayanırken, onu sana söyleyecek olsam ahımın ateşiyle kül olmaz mısın sanıyorsun? Bu vakitler, yanılıp yenildim de bu derdi o dildara söyledim. Ne çare bana yoldaş olmadı. Bu derde dayanamayıp sahralara düştü, kaçtı, uzaklaştı gitti. Onun için şimdi acılarımı senin yanında da açmayayım ki, sen de tıpkı o sevgili gibi kaçıp gitme benden.
20 Temmuz 2012 Cuma
19 Temmuz 2012 Perşembe
ORUÇ ÜLKESİ / SEZAİ KARAKOÇ
ORUÇ ÜLKESİ
Ay gelip ramazanı getirdiğini müjdelediğinde ne kadar
sevinsek azdır. Bize Müslümanlığımızın daha bir güçlenip ilerideki yıllara
geçeceğinin garantisini getirmiştir çünkü. Bize, gündüzü ve geceyi tüm
anlamıyla getirmiştir.
Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin
için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere
eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.
Oruç, yaşadığımız günlük ve gündelik hayatı adeta bir
rüyaya çeviren mutluluk anahtarı. Kanatlanan gün demek oruç ayının gündüzü.
Yerçekiminin etkisinin kayboluşu sanki benliğimiz ve eşyamız üzerinde. Namazla,
duayla birleşince oruç, büsbütün renklenmiş ve güçlenmiş olarak bizi,
fizikötesi donanımların yıldızlı harmanisine bürür.
Kalbimiz, islâmın kişi için tayin ettiği edimlerle mümin
kalbi haline gelir. Oruçla, namazla, hac ve zekâtla, kalb, kalb olur. İnanç,
kalbde bu tür tecrübelerin tekrarıyla kökleşir. İnançtan davranışa, davranıştan
inanca sürekli bir akış, oruç, namaz ve hac gibi ibadetlerin sağladığı bir kan
dolaşımıdır. Sebepsiz değildir oruç, sebepsiz değildir namaz. Mümin kişiliğinin
oluşması için temel taşlarıdır. Bina, ruh binası bunlarla kuruludur.
Maneviyatın kalesi, bunlarla yıkılmaz olur, pekişir.
Zaman, insanı hep ölüme doğru götütürürken, ramazan
gelir, diriliş ayı başlar. Oruç ayı insanı ölüme değil, diriliş aydınlığına götürür.
Ab-ı hayatta yıkanmaya, çiğ tanesinde göğü seyretmeğe ve gökkuşağının altından
geçmeğe. Oruçsuzluk ne büyük bir boşluk olurdu, oruç zorunlu olmasaydı mümin
için. Tek kişiyle başlar ve biterdi o. Oysa, ramazanda tüm Müslümanların bir ay
oruç tutması, orucu toplum olayı haline getiriyor. Somut hale geliyor toplum
ortasında oruç anıtı.
Tabiatı daha iyi hissetmek ve dinlemek, onun söylemek
istediğini daha iyi anlamak için oruç mucizesine sahiptir Müslüman. Kavramların
yeniden yoklanması, tanımların yeniden yapılması için çıkarılmış bir davetiye
gibidir oruç gündüzleri ve geceleri. Ve her yıl zayıflayan toplumun din bağı,
yeniden güçlenir onunla. Dinin kası ve damarları çalışır hale gelir.
Oruç, insanı, yeniden varolma, yeniden yapılanma,
yoğrulma yolunda bir ay süren bir çileye tâbi tutar. Riyazetlerin en güzeli, en
ilâhisi, en içlisidir o. Oruç, ruhun, madde üzerindeki zaferini ilân için
verdiği bir savaşın adıdır. Zorludur bu savaş. Sonunda, hasat derlenir bu
iradenin savrulduğu harmandan.
Hırsla, ihtirasla dünyaya bağlanmanın, adeta ahireti
unutmanın mevsimlerinin geçtiğini, din gününün geldiğini ilân eden bir
sancaktır çekilmiş insanlık ufku burçlarına oruç. Oruç, dereceler halinde,
belli sürelerde dünyanın tatil edilmesi demektir insan için. Ve ahiretin
Örtülerinin kat kat açılması demek. Süreklice bir gidiş geliş, bir med cezir
dünya ile ahiret arasında. İnsan, bu gidiş gelişledir ki en büyük ilerlemesini
yapacaktır ruh ve maneviyat alanında.
Çağımız, sadece maddi sağlığa önem veren bir çağ. –gerçi
o da bugün hiçbir çağda olamayacak kadar tehlikeyle karşı karşıya.- ruh
sağlığı, beden sağlığından önce gelir. Çünkü: beden sağlığına dikkati de, ancak
ruh sağlığı olanlar gösterecektir. Oruç, beden sağlığı için de tükenmez bir
sıhhat hazinesi gibi etkide bulunmaktadır. Gıdaların tazelenen idraklerle
alınması, herhalde vücudun dirilişinde birinci uyarı ve bilinç yerine
geçecektir.
Ay gelip ramazanı getirdiğini müjdelediğinde ne kadar
sevinsek azdır. Bize Müslümanlığımızın daha bir güçlenip ilerideki yıllara
geçeceğinin garantisini getirmiştir çünkü. Bize, gündüzü ve geceyi tüm
anlamıyla getirmiştir. Namazları, sabırları ve şükürleri, hamdleri getirmiştir.
Rızkı, rızk düşüncesini ve tevekkülü getirmiştir. Nimet fikrine erdirmiştir
bizi. Oruçla namaz arasında da büyük yakınlık vardır. Sanki namaz, orucun,
insan uzuvlarına yerleşmiş bir ruh olarak, kımıldamış ve kanatlanışından
meydana gelmektedir. Oruç da, namazın süzüle süzüle bir buğu olup ruh, beyin ve
kalbi tutmasıyla oluşmakta. Bunun için adeta birbirine aşıktırlar. Birbirlerini
çağırıp dururlar hep her bahaneyle. Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını
keşfeder.
İnsan Ve Oruç/ Sezai Karakoç
Gümüş topuklarını dokundurur kalbimize
Vücut dönmeğe başlar bir tapınağa kurban gibi
Yapılır örtülür uçurumları yakan dualardan
Ten ruhun avuçlarının içinde
Hilkat günlerinin yeniden oluşun terlerini döker
İnsan gecesini değiştirir gündüzüne erer
Bir mevsime döndürür zamanı hiç değişmeyen
İnsanın olma vaktidir bu erme fırsatı
Ruh emzirir anne gibi yeri göğü fecri
Yeni bir insan gelip nöbete duracaktır
Eskisi çürümüş bir heykel gibi devrildiğinden
Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslam baharı
Es insan ruhuna inip yüce ilham dağından
Kevser içir, âbıhayat boşalt kristal bardağından
Susamış ufuklara insan kalbinin ufuklarına
Sezai KARAKOÇ
Sütun / Sezai KARAKOÇ
Oruç, hiç gecikmeden, yolunu şaşırmadan, tam saatinde,
dinç ve genç, tarihin dinamizmini de özünde gaybın bir üfleyişi gibi taşıyarak
geldi. Mademki geldi onu iyi tanımak gerek.
Oruç, boş bir çerçeve olarak veya bir mevsim gibi sadece
tabiatın bir parçası olarak gelmedi. Tarihin bir parçası olarak geldi.
Dolu geldi. Kendindekini boşaltacak. Giderken de dolu
gidecek. Dolu gitmeli.
Her yılın orucu, büyük "oruç kitabı"na, sabırla
ve meleklerin üslubuyla işlenmiş bir sayfa, bir yaprak gibi eklenir.
Taşların, ağaç kovuklarının, toz zerrelerinin bile, en
keskin bir hafızayla şahitlik yapacağı büyük Hesap Gününde, şüphesiz,
"oruç kitabı", en büyük şahitler arasında, dosyasında en çok belge
bulunduran suç ve sevap araştırıcıları arasında görünecektir.
Demek ki, oruç, çağımıza, göklere mahsus nişanlarla
donanmış büyük ve yetkili bir şahit olarak geliyor ve geldi.
Siz sanmayın ki, oruçta yalnız siz susar, siz
acıkırsınız. Oruç da susar, oruç da acıkır. Çünkü: Oruç da canlıdır. Sizin
gibi. Hatta sizden fazla. Çünkü: Onda, ölümün eriteceği et ve kemik de yok.
İnsan, sağken bile ölüme karışıktır. Biz, hayatla ölümün karıştığı bir
terkibiz. Sağken, hayat ölüme baskındır ve ölümü kullanır. Sonra yaşlandıkça,
ölüm güçleri yavaş yavaş artar ve ölüm yüzdesi, hayat yüzdesinin üstüne çıkar
bir gün. İşte o gün ölmüşüzdür, ölüm hayatı kullanmaya başlamıştır. Toplum
yaşayışında da böyle. Ecel olarak gelen ölüm, bu hayat-ölüm çatışmasını kesin
bir sonuca bağlar. Ama oruç yüzde yüz diri, saf olarak diridir. Net diridir,
insan gibi brüt değildir.
Bizden daha canlı, bizden daha cıvıl cıvıl olan bu gök
varlığı orucun susadığı su, acıktığı yemek nedir öyleyse? Şairin, şair için
dediği:
Cins şaire mahsus yiyecekler.
Deniz yosunları mavilik medüzaları tarzında,
Oruca, gök şahidi oruca mahsus besinler,
Yükseltilen dualar, derinleşen secdeler,
Kur'an sesiyle aydınlanan ikindiler,
Allah adıyla diriltilen geceler. diyebiliriz belki.
Evet. Oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve
âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur'an sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet,
kuşandığı giyindiği, Allah adının yükseltilmesi, yani cihattır.
Ve orucun da iftarı vardır. Oruç müminin kalbinde iftar
eder. Onun sofrasında, işte saydığımız, göğe mahsus yiyecekler bulunur.
Yalnız, insan orucu özlemez, oruç ise insanı özler.
Ramazan ayı gelince sıla-ı rahim edenler gibi, meleklerin bile önünde eğildiği
insana koşar. Oruç, insana acıkır ve koşar gelir.
Oruç geldi, öyleyse oruca yemek taşımalı, su sunmalı,
orucun lambasını yakmalı, örtüler atmalı üzerine ki geldiğinden daha zengin
gitsin. Verdiğinden daha çok alsın. Yanına gideceği eski oruçlara katacağı,
söyleyeceği çok şeyler bulunsun. Çağımız Müslümanlarının portresini eski çağ
müminlerinin portrelerinin yanına çizecek ya, bizim öyle bir portremizi çizsin
ki, ilerde gün olur ki, o portreyi bize gösterirler, utanmayalım o zaman ondan.
Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak
demektir. Giderken, bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç şey katılmalı.
18 Temmuz 2012 Çarşamba
16 Temmuz 2012 Pazartesi
Oğuz Atay - Bir Bilim Adamının Romanı
Belirli bir düzeyi aşan
insanların içe dönük olduğuna inanıyorum ben. Fakat onların çoğu, iç
dünyalarını başkalarından tecrit etmek isterler, bu dünyalarını adeta
başkalarından kıskanırlar. Bu nedenle, dışa dönük bir elbise giyerler.
MUHİBBİ
Aşk mıdır ki can-ı dil mülkünü yağma eyleyen
Aşk mıdır sinem içinde gelip de can eyleyen
Aşk mıdır ki boynuma takıp bela zincirini
Gezdirip mecnun gibi alemde rüsva eyleyen
Aşk mıdır ki bivefa güller elinden geceler
İnletip bülbülleri ta subh-u güya eyleyen
Aşk mıdır ki bir keman ebru nigarın yadına
Ok gibi kaddimi büküp benim de ya eyleyen
Aşk mıdır ki fenni derdi okutup aşıklara
Fasl-ı babı sinemin levhinde inşa eyleyen
Aşk mıdır ki bu Muhibbi sinesine dağ vurup
Ahir anın gözleri yaşını derya eyleyen…
Nurettin Topçu
Bugünkü mektep insanın ruhunu yüceltmek için değil, makineye
esir olarak midesinin saltanatını yaşatmak için açılmış kapıdır.
Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Felaketimizi başka
biriyle taksim etmek saadettir; fakat annelerle değil, annelerle değil.
Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur. Çocuklarının
felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına
fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her
intikal edişinde büyüdükçe büyür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)