10 Eylül 2012 Pazartesi

Cemil Meriç / Jurnal

Bir tanem! Boyuna göklere yükselen, boyuna uçurumlara yuvarlanan bir insanın trajedisi. Sen öyle bir kadehsin ki bir yudumun iksir, bir yudumun zehir. Bu bir şükran mektubu olmalıydı, bu akşam fânilerin en bahtiyarıydım. Bu bir şükran mektubu olmalıydı, dudakla/ındân ebediyeti içtim, ebediyeti ve aşkı. Bu bir şükran mektubu olmalıydı… Ama o kadar çok, o kadar çabuk değişiyorsun ki sevgilim, bulutlar gibisin, dalgalar gibisin. Yorgunum bir tanem. Ayaklarımı çakıllar parçaladı ve dudaklarım susuzluktan çatlak. Daha kaç gece saçlarını okşayabileceğim, bilmiyorum. Evet, yanımday-ken entarinin teması beni aşıkların en bahtiyarı yapabiliyor. Saçlarını koklamak ne baş döndürücü saadet! Ya ellerin? yaşayan, duyan ve düşünen ellerin? muhteşem bir çiçek gibi açılan, muhteşem bir çiçek gibi kapanan ellerin… Kleopatra’nın geceleri. Vuslatın bin Kleopatra’ya değer. Ve bin kere can verilebilir senin için. Ama ölüm bile yanında güzel, ölüm bir şehvet, yanında. Dudakların dudaklarımda, bir rüyaya dalar gibi ölmek… Veya yaşamak… İkisi de güzel. Yine ce-hennemindeyim. Saat iki. Yanımdasın, içimdesin, kulakla-rımdasın, göz bebeklerimdesin. Biliyorum ki bu gece de uyu-yamayacağım. Sonra günler, soğuk, düşman ve kasvetli, suratımı tırmalayıp geçecek, kalbimi dişleyip geçecek. Kadın benim için hiçbir zaman oyun olamadı. Sen kadından da fazla bir şeysin. 

Aşkı vuslat taçlandırır. Kıvılcım o zaman yangınlaşır. Bunu bilmiyorsun. Yaşamaktan korkuyorsun sevgilim. Ve saadetten korkuyorsun. Halbuki hayatın ve saadetin ta kendisisin. Juliette kadar gençsin. Virginie kadar çocuk. Ben de Romeo’nun kara sevdasıyla tutuşuyorum. Ve Paul kadar tecrübesizim. Bakirim. Bu bir sonbahar fırtınası sevgilim. 

Üzüntün beni yıktı. Her davranışın hürmet ve takdise layık. Ama galiba biraz rahatsızdık. Basit bir kazaydı bu. Hele gecemizi zehir etmeye hakkımız yoktu. Ben bir hafta o saatleri düşünerek yaşayabiliyorum. Ayrılırken sesin biraz daha gülümsemeliydi. Dargın gibi kaçtın. Bilmediğimiz bir limana gidiyor bu gemi. Deniz fırtınalı, ama bindik bir kere. Ateşle oynayanın parmakları yanacak, tabii bu. 

İyi geceler dilerim sevgilim.

Cemil Meriç / Jurnal


Kalbimi kelimelerle doldurdum. Mektuplarım onun için parmaklarını yakıyor. Dudaklarını da yakacak. Dudaklarını ve bütün varlığını. Ben pervane değil, ateşim. Kıskanıyorum kelimeleri. Birer kelebek gibi sana uçuyorlar. Kelimeler senin kokunla sarhoş. Saçlarını okşayan rüzgarı kıskanıyorum. Tenine sarılan entarini kıskanıyorum. Saçlarında dolaşan tarağı kıskanıyorum. Anlıyor musun? Aynanı kıskanıyorum. Yatağını kıskanıyorum. Yılları kıskanıyorum. Kimsin sen? Kasın veya serap. Tanrıyı kıskanıyorum.: seni beraber yarattık. O başladı, ben tamamladım. Sevmek yaratmak demektir. Pigmalyon’un biçim verdiği heykel canlanacak mı? Kimsin sen? Azabım veya saadetim. Yahut hem azabım hem saadetim. Pigmalyon’un yaptığı heykel canlanmış. Damarlarında kanımın dolaşmasını istiyorum, kanımın ve aşkımın. O zaman granitte olsan canlanırsın, balçık da olsan.canlanmazsan kırarım seni! Yeniden biçim vermek için belki. Ama dış biçiminde kusur yok…
Bu mektupları masal sanıyorsan aldanıyorsun. Kalemi aleve batırıyorum, gönlümün alevine. Ve sen yanardağ ile oynayan bir çılgınsın. Kırık bir sazda senfoni çalmak! Sevilen ses sazların en güzelidir. Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader, karşıma seni çıkardı. Seni yani cehennemi. Ben herhangi bir insan değilim. Istırapla sonsuzluğa varmış ve susuzluktan dudakları çatlamış bir garip yolcu.
Binbir gece, on binbir gece… sana her gün yeni bir şarkı besteleyebilirim. Kaf Dağı’nın ardındaki bahçelerden hiçbir faninin koklamadığı çiçekleri, hiçbir elin uzanmadığı meyveleri getirebilirim. Çiçek de, meyve de palavra. Seni boşluktan kurtarabilirim.
Yolcu boş bir evin kapısını mı çalıyordu? Neden bu kapıyı seçmişti? Evin pencerelerinde ışık yoktu… aşk İspanyol kervansaraylarına benzermiş. Onda kendi getirdiğimizi bulurmuşuz. Ben Ekvator’un güneşini, Akdeniz’in gecelerini, denizin sonsuzluğunu ve 18 yaşımın heyecanlarını getirdim bu kervansaraya. Kapıyı açacak mısın?
Saat 1.30. bu mektup belki de pencerene konan son güvercin. Gerçek incilerle Hollanda taşlarını ayıramıyor musun birbirinden? Gerçek inciler ummandan çıkar. Benim gönlüm uçsuz bucaksız bir ummandır. Orada incileşen sensin. Hayat tesadüfün eseri, protoplazma tesadüf. Kader Kristof Kolomb’un karşısına Amerika’yı çıkarır. Dante’nin cehenneminde en korkunç azaplar, bahtiyar olabilirken olamayanları bekliyor. Bunu sana daha evvel söylemiştim. Bu gece yine uykusuzum. Yine kulaklarımda sen varsın, etimde sen varsın. Seni olduğun gibi kabul etmek! Tanımıyorum ki. Bir saatte dört mevsim. Toprak bile almadan vermez. Harikulade bir romanı beraber yazabiliriz. Yazabilmek ne kelime! Yaşayabiliriz. Roman başladı mı? Bir dakika kendin ol. bir dakika cemiyetten sıyrıl, ezberlediklerini unut. Bırak varlığını. Bir rüyaya bırakır gibi bırak. Aşkın bir oyun olduğunu kabul etmiyorum. Aşk bir teslimiyettir, bir eriyiştir. Yeniden doğmak için uyanıştır. Aşkın bütün sırrı iki kelimede: varlığından soyunmak. Aşk için ya hep vardır, ya hiç. Sen hep misin, hiç misin? Bu iş ters başladı. Belki anlamadığın ve anlamayacağın bir dili konuşuyorum. Bu dili anlayan kaldı mı ki?
Sana mektup yazmak, asırlarca hiçbir peri kızının okumadığı mektupları. Destanlar yazabilirim. Ama anlarsan. Yoksa kelimeler bütün pırıltılarını kaybeder. Elmas kömürleşir… geçen akşam ne kadar naziktiniz, zindanıma bahar getirdiniz. Sonra, sonra yine o anlayışsız, o herhangi, o sokaktaki kadın… ben insanlardan gözlerim için ışık istemedim. İstanbul sokaklarında dört gün dört gece aç gezdim. Aşkta dilencilik etmem. Yarım saat, bir saat, on dakika görüşebilirdiniz benimle. Bir daha sizi hiçbir ricamla rahatsız etmeyeceğim. Sizi ve hiç kimseyi. Bu gece yeni tanışan iki insan gibiydik. Gelmeyecektim. Size fazla ehemmiyet vermediğimi göstermek için geldim.
Ben arkadaşlarımı sevgime layık oldukları müddetçe ararım. Kalp. Köpek yesin kalbi. Saatler geçiyor. Bahar geçiyor ve biz göçüyoruz. Kapıyı daha çok çalarım belki. Belki de… ama evin boş olmadığından emin olmalıyım. Seni sevmesem bu oyunu uzatabilirdim. Belki şakayla başladı bu iş. Bütün işler şakayla başlar. Belki baharın muzipliği bu…
İyi geceler canım…

Cemil Meriç / Jurnal 

Rudyard Kipling: Adam Olmak


Adam Olmak

çevrende herkes şaşırsa bunu da senden bilse
sen aklı başında kalabilirsen eğer
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
hem kendine güvenebilirsen eğer
bekleyebilirsen usanmadan
yalanla karşılık vermezsen yalana
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana

düşlere kapılmadan düş kurabilir
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
ne kazandım diye sevinir ,ne yıkıldım diye yerinir
ikisini de vermeyebilirsen eğer
söylediğin gerçeği büken düzenbaz
kandırabilir diye safları dert edinmezsen
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz
koyulabilirsen işe yeniden
döküp ortaya varını yoğunu
bir yazı turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu
yüreğine sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da herkesin
bırakıp gittiği noktaya
sen dayanabilirsen tek

herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen
unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
dost da düşmanda incitemezse seni
ne küçümser nede büyültürsen çevreni
her saatin her dakikasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyiyle dünya önüne serilir
üstelik oğlum adam oldun demektir.

Rudyard Kipling

İsmet Özel / Of Not Being A Jew


Çoğu kez, yağmurları alkış,
alkışları yağmur olarak algılarız.
Birden boşanır bir alan açmak için her ikisi de.
Coşkuyla gelirler, ama beklemedik bir anda değil.
Yağmurdan önce gök kapanır,
bir söz, bir hal ve tavır
kendini kapattığı anda patlar alkış.
Bekleriz yağmuru
alkışı bekleriz.
Yine de içimizde bir his: gelmeyebilir.
Bilemeyiz yağmurdan ve alkıştan önce başa gelecek olan nedir.

Ya bu ikisi gelmez de; gelirse o bilmediğimiz!..
Yağmur ve alkış insanlara
yalnızca geldikleri için değil
yerlerine başka bir şey gelmediği için iyi gelir.
Her inen yağmur alkışlar birini desek yalan olmaz
söylenebilir alkışında insanlar için
can suyu yerine geçtiği, lakin yine de
bir başka şey var-alkış bağlantısını kuran:
O kanat sesleri hem yağmurun ve hem alkışın
arasından duyulan.
Bütün sesler içinden ayırdedilir
dallara, yollara düşen damlaların tıpırtısından
çarpışan iki elin şakırtısından ayırdedilir

meleklerin kanat hışırtıları.
Ve melekler nedense insanlara
sanki değecekmiş gibi yaklaşır
yağmur ve alkış arasında.
Anlaşılmaz bu yakınlık
insanla melek arasında
biri balçık, biri nur
biri adları bilir
biri aldığı buyruğu şaşmaksızın
yerine getirir
insan savaşır sonuna kadar
yine de kılıç
meleğin elindedir.


İsmet Özel / Of  Not Being A Jew – Bir Vefa Daha -Şûle Yayınları

Sevgilime İftira / İsmet Özel



Dudaklarından kalkarken boynun kurcalar beni.
Bir yanımı kara çıbanlara saldılar, ıslak.
Bir yanım hiç ayrılmamıştır, gümeçlerde saklıdır.
Ondan ki nefret içinde omzunu okşuyorum.
Ama bana şimdi gerçekten zor gelen şey,
bir grevin çocuklara kazınmış izlerini hatırlamak.
Sözlerimi etime bastırıyorum.
İçimde çalılıkları yaran bir postalın tortusu,
benim bu sası karanlığa zorla, zorlayarak
tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boynumun borcu.
Yeter ki,
sağlam senetler verilmiş sanılırken aşkı karartmak için,
sen bir daha beni saçlarınla sıyır.
Ağdalanmış sevincimi hışırdat, bunu yapabilirsin.
Çünkü bütün bankalar, silah fabrikaları,
her gün bacaklarımıza sırnaşan kara köpük
senin sessiz gururunda homurdanan tufanı
hesabetmiş değil.
Bilmemişler hıncımın yaban otlar suladığını.
Çalakalem sevebilmek elimden gelmiyor
belki evet.
Onların mühürlerini kımıldatan barut dumanlarını
solumaktan biraz çopurlanmıştır sesim.
Senin göğsünü ağartırken yıpranılacak elbet,
bakışlar tozlanacak dolukmuş sofalardan
ezikliğin şehveti yayılınca.
Taptaze yaşlanmayı da öğrenmem gerekecek.
İştedir yalanı seyreltiyor uykusuzluklar,
aklımın köşesinden atlılar geçiyor.
Değil mi ki beni şımartan gökyüzüdür
ve ben o tanyerlerinin sulbünden gelmekteyim.
Hiç bir dostumu kalebent saymam parmaklıkların ardında.
Kan değildir dostlarımın çakrışına bulaşan
kan değil, mürekkep lekesi ben bilirim.
Çünkü bir gün gerçekten kan aktığında,
ölüm çiçeklerin yırtıcı dülgerliği sanılacaktır.
Karaysam şimdi öfkenin payı vardır karanlığımda.
Aşktandır titrediğim eğer ki titriyorsam.
Sözlerim öcalan ağza misvak, iyice anlaşılsın.
Bu dağlanmış toprağa süzülen ayaklarımdan
keşke kan olsao zaman
senin çardağına çıkarken
karıştırırken şarapla kendimi sana
varsın gün geçtikçe her şeyde biraz kahır,
biraz bakır çalığı olsun lokmamızda.
Bana soru sor artık!
Beni kurtarma, konuştur!
Beni yaz geceleri patlayan sağnaklara bağışla…



İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır / İsmet Özel


İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır Ya Kendin Gel Ya Beni Oraya Aldır
Ağzının bir kıvrımından cesaret bularak
ter yürekte susayışlar yaratan yağmurlara açıldım
kalmışsa tomurcuklar önünde sendeleyen çocuklar
kalmışsa bir kaç ısrar ölümle yarışacak
onların yardımıyla dünyamıza acıdım.

Dünya. Çıplak omuzlar üzerinde duran.
Herkes alışkın dölyatağı bersalarla ağulanmış bir dünyaya
Benimse dar
çünkü dargın havsalamın
gücü yok bazı şeyleri taşımaya.
Önce kalbim lanete çarpa çarpa gümrah
sonra kalbim gümrah ırmakları tanımaktan kaygulu
sakın Styks sularının heyulası sanmayın
er gövdesinde dolaşan bulutun simyası bu,
biraz üzgün ve Ömer öfkesinde biraz
öyle hisab katındayım ki katlim savcılardan sorulmaz
ne kireç badanalı evlerde doğmuş olmak
ne ellerin hırsla yaban tutuşu
ne fabrikalarda biteviye üretilmekte olan kahır
dev iştihasıyla bende kabaran aşkı
yetmez karşılamaya.
İnsanlar
hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır
o ferah ve delişmen birçok alınlarda
betondan tanrılara kulluğun zırhı vardır
çelik teller ve baruttan çatılınca iskeletim
şakaklarıma dayanınca güneş
can çekişen bir sansar edasıyla
uğultudan farkedilmez olunca konuştuğum
kadınların sahiden doğurduğuna
toprağın da sürüldüğüne inanmıyorum
nicedir kavrayamam haller içinde halim
demiri bir hecenin sıcağında eriyor iken gördüm
bir somunu bölünce silkinen gökyüzünü
su içtiğim tas bana merhaba dedi, duydum
duydum yağmurların gövdemden ağdığını.

Sen ol küçük bir kıvrımdan, bir heceden
aşk için bir vaha değil aşka otağ yaratan
sen ol zihnimde yüzen dağınık şarkıları
bir harfin başlattığı yangın ile söndür
beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım
öyle mahzun
ki hüzün ciltlerinde adına rastlanmasın.



İsmet Özel/1975

9 Eylül 2012 Pazar

Kirpinin Zarafeti / Muriel Barberry

"Yaz yağmuru nedir biliyor musunuz? Önce yaz göğünü patlatıp çatlatan saf güzellik, kalbi ele geçiren saygılı kaygı, yüceliğin bile ortasındayken kendini pek gülünç hissetmek, nesnelerin haşmeti karşısında pek kırılgan ve şişkin hissetmek, 
dünyanın cömertliği karşısında şaşkın, kendini kaptırmış, aşırı hoşnut hissetmek. Sonra, bir koridoru arşınlamak ve aniden, ışıklı bir odaya dalmak. Beden artık bir kılıf değil, tin bulutlarda yaşar, suyun gücü onundur, yeni bir doğumla birlikte mutlu günler müjdelenir. Yağmur, yaz, kımıltısız tozu süpürerek, varlıkların ruhuna bir tür sonsuz soluk aldırır. Böylece, bazı yaz yağmurları, bizim içimize, kalbimizle birlikte çarpan yeni bir kalp gibi demir atarlar."


Kirpinin Zarafeti / Muriel Barberry

"Sanat neye yarar? Zamanın içinde, hayvani mantığa indirgenmesi pek mümkün olmayan duygusal bir yarık açarak, şimşek gibi gelip geçen kısacık bir an bizde kamelya yanılsaması yaratır. Sanat nasıl doğar? Tinin duyumsal alanı yontma kapasites
inden doğar. Sanat bizim ne işimize yarar? Duygularımızı şekillendirir ve görünür kılar. Bunu yaparken de özel bir biçim dolayısıyla insani duyguların evrenselliğinin somut örneği olan bütün eserlerin taşıdığı sonsuzluk damgasını duygularımıza basar."

Mrs.Dalloway / Virginia Woolf

“Zamanla şu kanıya varmıştı ki, söylenmeye değer tek şey duygulardı, içten gelenlerdi. Zeka saçmaydı. İnsan içinden geleni söylemeliydi yalnızca. ''

7 Eylül 2012 Cuma

SEYYİD AZİM ŞİRVÂNÎ-TEZKİRETÜ’Ş-ŞU’ARÂ


Be-târ-i her mûyeş tûde tûde ‛anber-i ter
Be-çîn-i her zülfeş nâfe nâfe müşg-i Tatar
Nemek be-gonca biyâ-kende kîn me-râ hande
Şeker zi-la‛l-i perâkende k’în me-râ güftâr

Ruheş şakîk ve lâkin şakîk-i ‛âliye-hat
Lebeş ‛akîk ve lâkin ‛akîk-i şeker-bâr

Hezâr silsile-i rehzen zi-cevr-i pür-şikeneş
Hezâr Bâbil-i efsûn zi-çeşm-i pür zi-humâr

Vefâ vü mihreş çün sabr-ı ‛âşıkân endek
Cefâ vü cevreş çün şevk-i bî-dilân bisyâr

Bereş çe gûyem beh beh tabak tâbak nesrîn
Ruheş çe hvânem bah bah çemen çemen gülnâr

Abîr-turre vü kâfûr-rûy u ‛anber-hâl
Bahâr-çehr u sanbû-kad benevşe-‛izâr

Ferişte-tıynet ü hurşîd-rûy u subh-cemâl
Melek-tabî‛at u hûrîveş ü perî-ruhsâr

Çünû ne servi der-Gatkar ne der-Keşmir
Çünû ne mâhî der-Kâşgâr ne der-Ferhâr



Saçının her telinde buram buram taze anber, zülfünün her kıvrımında nafe nafe Tatar miski.

Goncaya tuz serper guya ki bu benim gülüşümdür, lalinden şeker saçar, guya ki bu benim konuşmamdır.

Yüzü şakayık çiçeği gibi ancak güzel kokulu, dudağı akik taşı renginde ama şeker yağdıran bir akik.

Kıvrım saçları binlerce zalim gece haydutu, mest gözlerinin her bakışı binlerce Babil sihri.

Mihri ve vefası aşıkların sabrı gibi az, cefa ve cevri de onların şevki gibi çok.

Sinesine ne diyeyim ki, tabak tabak nesrin gülü, yüzüne de ne isim vereyim ki çimenlikler dolusu gülnar.

Esmer saçlı, kafur yüzlü ve anber benli, bahar çehreli, sanavber boylu ve menekşe yanaklı.

Melek yaratılışlı, güneş yüzlü, sabah çehreli, melek huylu, huri gibi, peri yüzlü.

Onun gibi ne Katgar’da ne de Keşmir’de bir selvi var. Ona benzer ne Kaşgar’da ne de Ferhar’da bir ay vardır.

Beyaz Geceler / Dostoyevski


‘’Seni seviyorum Nastenka!İşte her şey söylendi.’’




2 Eylül 2012 Pazar

Hafız-ı Şirazi


Dedim: Çekiyorum gamını;
Dedi: Geçer gider gamın.
Dedim: Ol benim mâhım.
Dedi: Dur bakalım.
Dedim: Müşfiklerden vefa öğren.
Dedi: Pek az görülür güzellerde.
Dedim: Kapatayım bakış yolunu hayaline.
Dedi: Hırsızdır; gelir başka yoldan.
Dedim: Zülüflerinin kokusu gümrah etti alemde beni.
Dedi: Bir bilsen, o da rehber olur sana.
Dedim: Ne güzel bir hava!
Sabah yeliyle geliyor.
Dedi: Serin bir meltem;
Dilber yurdundan geliyor.
Dedim: Öldürdü bizi lal dudakların.
Dedi: Kul olmaya bak;
gözetir o kullarını.
Dedim: Söyleme kimseye, yaklaşıyor vakti.
Dedim: Gördün mü, nasıl geçti işret zamanı!
Dedi: Sus Hafız; bu keder de geçer!


1 Eylül 2012 Cumartesi

Delikanlı / Fyodor Dostoyevski

"Yeryüzündeki bütün dinler, bütün ahlaklar tek bir şey üzerinde toplanır: Erdemi severek kusursuz olmaya çalışmak. İnsanın aklına; bundan basit ne olabilir, diye bir düşünce gelir. Öyleyse haydi bakalım, erdemli bir şey yapın, kusurlarınızdan hiç olmazsa bir tanesinden kaçının bir kere. Deneyin ha! İşte bu da böyle!"

Delikanlı / Fyodor Dostoyevski

"Medenileştikçe medeniyete lanet ederiz ama bunun farkında olmayız."

İlhan Berk

Bir gün Eleni'nin elleri geliyor 
Her şey değişiyor..
İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor 
Bir çocuk ilk gülüyor 
Bir ağaç çiçek açıyor..


Cahit Koytak

“ışığın ve gölgenin dilini öğrendim,
rüzgârın dilini, 
yağmurun dilini; 
kuşları, çiçekleri, ağaçları anlayabiliyorum;
ve Tanrının onlarla
ne demek istediğini bana...

suların çağıltısını anlıyorum,
taşların sessizliğini,sazların iç çekişlerini…
ve bütün bunları damla damla seslere,
ritimlere,dizelere dökebiliyor,
tüylendirip,kanatlandırıp
turna sürüsüne,pelikan sürüsüne,
telkovan sürüsüne
katabiliyorum.

çatlayan, ufalanan,
yamaçlardan aşağı yuvarlanan,
parlayan ve göğeren kayaların,
uluyan bozkırın
ve mırıldanan kum tepelerinin,
sezebiliyorum, yerini Tanrının planında.
ve bulabiliyorum karşılığını, bütün bunların
yeryüzü oyununda,
büyük şiirinde, hilkatin.

Dağların yollarla konuşmasını;
Yolların uzayığ gitmesini
Münzevi yolcuların içinde;
Düşüncenin ayak seslerini,nal seslerini beyinde;
Ve çıtırtılarını kelimelerin
Kurtların,böceklerin çenelerinde
Seçebiliyor,çözebiliyor,defterime kaydedebiliyorum.

yazgının kullandığı bütün dilleri,
tekmil ağızları,şiveleri
okuyup anlayabiliyor,
aklımda tutabiliyorum;


bir tek kendi yüreğimin dilini,
bir tek onu...
ve Tanrının onunla bana
neler söylediğini,
neler söylemek istediğini
bir ömür boyu
gece gündüz uğraşıyorum,
çalışıyorum, didiniyorum
ama bir türlü sökemiyorum,
çözemiyorum,
anlayamıyorum,
konuşamıyorum!”

Cahit Koytak 

EĞİTİM GENÇLİK ÜNİVERSİTE / PEYAMİ SAFA

Bir yazı bizde ancak kendi malımız olan fikirler doğurmak şartıyla faydalıdır.Yazıyla okuyucunun zekası arasındaki çiftleşmeden hiçbir fikir doğmazsa,o mütalaa tamamiyle akimdir.Faydadan ziyade zarar verir,çünkü beynin yükünü çoğaltır.