14 Temmuz 2012 Cumartesi

Yoksulluk İçimizde / Mustafa Kutlu


O yapışkan örümcek ağı.Gitar sesi,dudak boyası ve mikrofon.Ses seslikten,dudak dudaklıktan çıkmalıdır.Fitne vücuda adım adım yayılmalıdır.Toprağın üzeri asvaltla kaplanmalı,insanlar arabalara binmeli ayakları yerden kesilmelidir.Sebzelere sun’î  gübre verilmeli,tüpte çocuk üretilmelidir.Yeryüzü devasa bir tiyatro sahnesidir,herkes rolünü ezberlemeli.
-Siz hangi rolde oynuyorsunuz?
-Ben alçak rolündeyim.
-Ya siz?
Aldatılmış koca.
-Peki sizin rolünüz nedir?
Para yiyorum,küçük bir rol,ama mühim dedi rejisör.
-Aranızda Allah korkusu duyan var mı?Hep bir ağızdan ve çığlık çığlığa:
-Onu unuttuk,ne mutlu bize onu unuttuk…

Yoksulluk İçimizde / Mustafa Kutlu

Münacaat - İsmet Özel


Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı

ölmedim genç olarak ,ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
Vakti vardıysa aşkın,onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk,başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.

Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.

Çeşme var,kurnası murdar
yazgım
kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

Gençtim ya,ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur,dalların hışırtısı da
gözyaşı,çiğ tanesi,gizli dert veya verem
ne fark eder demişim
bilmeden farkı istemişim.
Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
Yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar,yüzüm eğik giderdim yine
yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
yola devam ederdim.

Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.

Oysa bu sürgün yeri,bu pıtraklı diyar
ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
ah,bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
gönendi dünya bundan istifade
dünya bayındırladı:
Bir yakış,bir yanış tasarımı beride
öte yakada bir benî adem
her gün küsülü kaldık.

Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
artık bu yaşa erdirdin beni,anladım
gençken almadın canımı,bilmedim
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiğ tanesi sanmak ne cüret,gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.

Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster,kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?

13 Temmuz 2012 Cuma

İSKENDER PALA


Kanuni çağında yaşamış bir şair vardır; Balıkesirli Satılmış Efendi. Şiir tarihleri onu Zati mahlasıyla anar ve Bayezit Camii yakınındaki küçük dükkânında toplanan şairlerden, orada kurulan şiir meclislerinden uzun uzun bahsederler. İşte o meclislerden şiir meydanına taşmış bir beyit:

Şekl-i aşkı gönlümün levhinde tahrir eyledim
Yanar odı bir akar su üzre tasvir eyledim

Aşkın resmini gönül sayfama yazdım. Yani ki yanar bir ateşle akar su üzerine resim çizdim.
Beyit çok yalın ve düz mantık ile söylenmiş; insan ancak üzerinde düşündükçe derinliğin farkına varıyor. Gönlünü sayfaya benzeten şair, aşkının resmini de o sayfanın üzerine yapmaya yelteniyor. Ne çare ki aşkı bir yanar ateş; gönlü de bir akar su. Ne su üzerine yazı yazılıp şekil çizilebilir; ne de yanar ateşe hükmedilip resim gibi dondurulabilir. Üstelik her iki unsur da birbirinin zıddı olup birinin olduğu yerde diğeri yaşayamaz. Buna rağmen şair "tasvir eyledim" ifadesiyle bize bu işi başardığını, akar su üzerine ateş yalımlarıyla "aşk" yazısını yazdığını veya kendisinin aşk uğruna çektiği ıstırabı resmettiğini söylüyor. Benzetme unsuru olarak da kalbin içinde su gibi akışkan bir kan olduğunu ve kanın da ateş kırmızısı rengini gündemde tutuyor. Çünkü onun bize asıl söylemek istediği de zaten bağrına kan oturduğudur. Eğer bu beyitte yalnızca "Aşkı anlatmak, akar su üzerine ateşle yazı yazmaya benzer" deseydi kendisine inanır, aşkın anlatılamazlığına, açıklanamazlığına, tarif edilemezliğine vakıf olduğunu söylerdik; ama o bu işi başardığından, yazıyı yazdığından (veya resmi tamamladığından) bahsediyor. Yani ateşe güç yetirdiğini, hatta ona hükmettiğini ve aşk kelimesini (veya aşka dair bir resmi) yazabilecek bir forma soktuğunu, üstelik de bunu tuval yerine bir akarsu üzerine (gönlüne) nakşettiğini söylüyor. Deseydi ki "Aşk, su üzerine ateşle yazı yazmaktır!" belki yine inanırdık, ama o "Benim gönlüme bakanlar oradan aşkı tanırlar, okurlar, görürler, seyrederler; çünkü sevgilinin hasretiyle su gibi eriyip akan gönlümde bulunan yanar bir ateş vardır ve bu da aşkın tanımı, resmi, anlatımıdır.!" diyerek hemen hemen bir mucizeyi işaret etmektedir.
Aşka tahammül, onun gerçeğini bilmek, ancak Allah'ın inayetiyle mümkündür. Yoksa âşık kendiliğinden ona tahammül gösteremez veya yarı yoldan döner (çileyi kırmak), veya sahte görüntüleri aşk zanneder. Koca Yunus'un erik dalına çıkıp da üzüm yediğini zannetmesi işte böyle bir vetirenin sonucudur. Hani ne diyordu:
Çıktım erik dalına
Onda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıdı
Der ne yersin kozumu
Erik yemek üzere erik dalına çıktım; ama bir de baktım, üzüm yemekteyim. Şaşkınlığımdan hayrete düştüğüm sırada bir ses duydum: Bahçenin sahibi kızgın kızgın bana bağırmaktaydı: "- Bre sen ne hakla benim cevizlerimi yiyorsun?''
İmdi, Zati Efendi'nin yukarıdaki beyti söyleyebilmesi için öncelikle yanan bir su hayalini üretecek zeminde bulunması lazımdır. Gerçi Zati zamanında İstanbul iki defa büyük yangın geçirmiştir ama bunlardan hiçbiri denize taşmamıştır. Deniz savaşlarında ateşe verilen gemiler sureta denizin yandığı vehmini bırakırlarsa da şair burada bir akar sudan bahsetmektedir. O halde ya bir ırmakta, veya Boğaziçi'nde tutuşan gemi(ler) görmüş olmalıdır. Maalesef tarih kitaplarında buna dair bir ipucu bulamadık. Ama şairin su üzerinde bir yangından bahsettiği kesindir; çünkü deniz araçları (sandal, kalyon, çektiri vb.) önden bakıldığında şekil itibarıyla gönül resmine benzerler ve şairler de sık sık gönlü bir sandala veya gemiye benzetirler.
Şairin gönlünü su ile izah etmesinin sebebi onun daima sevgiliden yana aktığını ifade etmeye çalışmaktan ibarettir. Böylece o gönlün içindeki nakışlar birer ateş paresi olacaktır ki İlahi aşk böyle bir zeminde neşv ü nema bulur. Belki de bu yüzden, su üzerine resim yapmakla alakalı ebru sanatında da ustalar, teknelerine kalp çizecekleri vakit bunu bilerek veya gayriihtiyari ateş renginde kırmızı boya ile çizerler.

ÇOK YAŞAYAN YÜZE KADAR YAŞIYOR

Yahya Kemal'in güzel bir beyti vardı; hani geçenlerde sizlerle paylaşmış idim: Meyve-i memnu'dan tadmak günahından beri Karban-ı aşk bitmez bir beyabandan geçer "Adem'in Havva elinden yasak meyveyi yiyip de ilk günahın işlendiği günden bu yana aşk kervanının hiç sonu gelmez, uçsuz bucaksız bir aşk çölünde yürür gider..." Üstadın aşkı cennette başlatan, ezel fikrine uygun bu ifadeye, ünlü saz şairi Ruhsati'nin (ö. 1911) dizeleri arasında da rastladık. Sivas'ın bir köyünden dünyaya yayılan o gür sesiyle şöyle diyordu: Daha senden gayrı âşık mı yoktur Nedir bu telaşın vay deli gönül Hele düşün devr-i âdemden beri Neler geldi geçti say deli gönül Dünyadan kendini vazgeçilmez sanan nice insanlar gelip geçti. Hepsi "Ben olmasam bu dünyanın hali nic'olur?!" diye düşünen insanlardı onlar. Kendileri bilmeseler de, gittikleri vakit dünya yine dönmeye devam etti, güneş dağların ardından yine doğdu. Ve bu tiplerden ülkemizde yığınla herif var. Ruhsati şiirinin diğer kıtasında onlara sesleniyor: Gördüm iki kişi mezar kazıyor Gam kasavet gelmiş boydan aşıyor Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor Gel de bu rüyayı yor deli gönül


Beş Şehir / Ahmet Hamdi Tanpınar


“En büyük meselemiz budur; mâzî ile nerede ve nasıl bağlanacağız, hepimiz bir şuur ve benlik buhrânının çocuklarıyız; hepimiz Hamlet’ten daha keskin bir “olmak veyâ olmamak” dâvâsı içinde yaşıyoruz. Onu benimsedikçe hayâtımıza ve eserimize daha yakından sâhip olacağız. Belki de sâdece aramak ve bütün kapıları çalmak kâfîdir.”

12 Temmuz 2012 Perşembe

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU



TÜRKÜLER DOLUSU 

Kirazın derisinin altında kiraz
Narın içinde nar
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime
Sapına kadar.
Elma dalından uzağa düşmez
Ne yana gitsem nafile.
Memleketin hali gözümden gitmez
Binbir yerimden bağlanmışım
Bundan ötesine aklım ermez.

Yerliyim yerli olmasına
ilmik ilmik, damar damar
Yerliyim.
Bir dilim Trabzon peyniri
Bir avuç tiftik
Bir çimdik çavdar
Bir tutam şile bezi gibi
Dişimden tırnağıma kadar
Ressamım.
Yurdumun taşından toprağından şurup gelir nakışlarım
Taşıma toprağıma toz konduranın
Alnını karışlarım
Şairim şair olmasına
Canım kurban şiirin gerçeğine hasına
içerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter
Eğri büğrü , kör topal kabulum
Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım
Şairim
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm

Hey hey, yine de hey hey
Salınsın türküler bir uçtan bir uca
Evelallah hepsinde varım
Onlar kadar sahici
Onlar kadar gerçek
insancasına, erkekçesine
'Bana bir bardak su' dercesine
Bir türkü söylemeden gidersem yanarım.

Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.
Ah bu türküler,
Köy türküleri
Dilimizin tuzu biberi
Memleket ahvalini onlardan sor
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen'i
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni...
Ben türkülerden aldım haberi.

Ah bu türküler, köy türküleri
Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak
Hilesiz hurdasız, çırılçıplak
Dişisi dişi, erkeği erkek
Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara
Bıçağı bıçak .
Ah bu türküler köy türküleri
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi
Kiminin reyhasından geçilmez
Kimi zehir, kimi zemberek gibi.

Ah bu türküler, köy türküleri
Olgun bir karpuz gibi yarırılır içim
Kan damlar ucundan, murekkep değil
işte söz, işte ses, işte biçim:
'Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar'
iliklerine kadar işlemiş sızı
Artık iflah olmaz kavak ağacı
Bu türkünün yüreğinde sancı var.

Ah bu türküler, köy türküleri
Ne düzeni belli, ne yazanı
Altlarında imza yok ama
içlerinde yürek var
Cennet misali sevişen
Cehennemler gibi dövüşen
Bir çocuk gibi gülüp
Mağaralar gibi inleyen
Nasıl unutur nasıl
Ömrunde bir kez olsun
Halk türküsü dinleyen...

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU





Kemal Tahir - Yorgun Savaşçı


Bir memlekette halkın kahraman anlayışı, eşkıyadan yukarı çıkmamışsa, o memlekette insanların çoğunluğu soyguna biraz yatkın demektir.

Ruhun Malzemeleri / Rasim Özdenören


Nuri Pakdil bir gün,söz arasında:’’Birkaç roman okumamış olan kimseye şoför ehliyeti verilmemeli’’demişti.


Jane Austen - Gurur ve Önyargı


Gurur, çok yaygın bir kusurdur. Okuduğum onca şeyden sonra şuna inandım ki gerçekten çok yaygın; insan doğası gurura bilhassa eğilimli; o ya da bu gerçek ya da hayali bir özellikten ötürü kendinden memnuniyet duymayan pek az kişi vardır. Gurur ve gösteriş farklı şeyler; ama sık sık aynı anlamda kullanılıyorlar. İnsan gösteriş düşkünü olmadan gururlu olabilir. Gurur daha çok kendimizle ilgili görüşümüze bağlıdır, gösteriş ise bizim hakkımızda başkalarına ne düşündürmek istediğimize.



11 Temmuz 2012 Çarşamba

Aşk bir sarmaşıktır / İskender Pala



Aşk bir sarmaşıktır ve en iyi bir tanımı da budur. Aşk kelimesinin kökeni de oradan gelir. Sarmaşık bir ağacı dıştan sarar, yemyeşil gösterir ama içten içe kurutur. Nice çınarlar, nice selvi boylular aşkın sarmasıyla içten sararmış kurumuştur, dışı yeşil görünür hâlâ.
Maşuk uğruna ölmek, aşkı ispatlar mı?
Aşkın ispatı için can vermek en kolay yoldur. Dirilip tekrar can verebilecek, yani aşkı için hergün ölmeyi göze alabilecek olan ise gerçek âşıktır.
Aşk nasıl bulunur?
Birdenbire bulunur. Galip Dede, “Birdenbire bul aşkı, bu tufte (armağan) bulanındır” der. Aşk, bir bakıştan ibarettir ve anında bulunur. Çünkü, o kalbin görüşüdür.
Bir de büyü var. Aşk’ın büyüsü nasıl görünür?
Aşktaki büyü, kendiniz olamamaktadır. Kendiniz gibi davranmadığınız zaman aşk sizi büyülemiş demektir. Sevgi büyü değildir. Sevgi, duygularımıza hakim olabildiğimiz noktaya kadar, olan şeydir. Büyüleyen kısım aşka varınca geliyor. Mecnunluktur, çılgınlıktır o nokta. Sen sen olmaktan çıkarsan, aşk başladı demektir.
Aşk bedeni nasıl kuşatır?
Bu, kalp ile zihnin örtüşmesidir. Kalbin, akla hakim olup oradan gözünüzü, kulağınızı, ihtiyatınızı kapladığı an aşk bütün genleri ve hücreleri kuşatmış demektir.
Bu noktada mı aşk’ın gözü körleşir?
Kördür evet. Siz bakarsınız ama gördüğünüz görmek istediğinizdir. Kalbin görmek istediğini görmeye başlarsınız. Çünkü aşk bir bakıştır ve güzelliği sadece siz görürsünüz. Leyla kara kuru bir kızdı ama Mecnun’un gözüyle bambaşkaydı.
Aşk bir hastalık mıdır ve birgün geçer mi?
Evet, bir hastalıktır ama bu reddedilecek bir hastalık değildir. Bu hastalığı ömründe bir kez geçirmeli insan… Gerçek aşk ise yarası kapanmıyor. Bugünkü ucuz ilişkiler değil tabiî. Aşkın yarası yanık yarası, kılıç yarası gibidir. Mutlaka kalpte izi kalır.
Peki, aşk bir teslimiyet midir?
Evet, teslimiyettir ve hiçbir şekilde soru sormamaktır.
Aşkı hayatın bir yerinde bulmak insanın kaderi midir?
Biz aşkı arayan gözle bakarsak aşkı buluruz. Aşk bizi bulmuşa işte o kaderdir.

Nurettin TOPÇU-Kültür ve Medeniyet-1970/ s. 45


“Hakla kuvvet, tahakkümle merhamet bilgisizlikle ilim, servetle sefâlet ikilikleri kendi aralarından varlığı selâmete kavuşturanın içerisinde eriyerek birleşmelidir. Bunun gibi halkla münevverin, muhafazakârla inkılapçının, Doğulu ile Batılının birbirlerinin gözlerinin tâ içine bakarak karşılıklı kalplerini okumak suretiyle el ele vermeleri lâzımdır. Bizi ezen nefretle lâkaytlık halleri gömülmelidir. Anlayışın ve selâmetin gelmesi için, aşkın bir an evvel doğmasına elbirliğiyle çalışmalıyız.”





9 Temmuz 2012 Pazartesi

Dilenci ve Züleyha’ya dair / Nazan Bekiroğlu



İki gülümseme öykü I- Züleyha’nın Dilenciye Gülümsemesi

 Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dalları işlenmiş tahtırevanıyla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından.

Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Mısr’ın parlak seheri Züleyha’ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı.

Birden bir meczub, ehil arslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha’nın tahtırevanının önüne dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedenini anlamak istedi.

Gözlerini kaldırarak Züleyha’nın yüzüne bakmaya başladı meczub. Züleyha, dedi, sevindir beni. Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti.

Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avcuna ama meczup oralı bile olmadı.

Züleyha, dedi, sevindir beni, bana gülümse. Başka bir şey istemem.

Züleyha, bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı, Mısr’ın en güçlü komutanını. Usulca gülümsedi.

Züleyha gülümsedi, açıldı bütün beyaz zambaklar, bütün bahçelere bahar geldi.

Züleyha gülümsedi, mamur sarayların ve yıkık sarayların kentinde bütün dilenciler bir eşi daha bulunamayacak devletle donandılar.

Başını önüne eğen meczub sessiz ve sakin, geldiği gibi çekiliverdi.

O günden sonra Mısr’ın lisanına, sadaka vermek anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: Züleyha’nın gülümsemesi.

II- Dilencinin Züleyha’ya Gülümsemesi

Bir gün Züleyha, ki o artık Yusuf’un özlemiyle bütün serveti ve bütün gücü de, gençliği ve güzelliği gibi kendisini terk etmiş bir kadındı, bir zamanlar görkemli alaylar eşliğinde ve bir ışık topu halinde geçtiği kentinin sokaklarından sessizce geçiyordu. Adımları hastalıklı ve ağırdı.

Acımasız bir yaşlılık ve çok kollu bir ahtapota benzeyen hastalık tarafından kuşatılmışsa da kalbinden daha fazla acıyan bir yeri yoktu. Züleyha hala aşktı.

Ateşe düşen yaş kütüğün önce boğula boğula, sonra alev alev, sonra köz, yanması gibi Züleyha da yanıyordu. Ne bir çığlık, ne bir şikayet. Çıt yok! Züleyha dayanıyordu. Züleyha’nın içinde büyüyen hu yangını, bunu kendisi de bilmiyordu. Bir ah’tı Züleyha sadece. Kelam yoktu, eylem yoktu. Yürüyordu ama yürüdüğü yolun mahiyetini henüz fark etmiyordu.

Bütün istediği Züleyha’nın, kendisine Yusuf’tan haber getirecek birisiyle karşılaşmak, onun soluk alıp verdiği havayı içine çekmek, onun adımlarını ya da gözlerini iz düşürdükleri yerden toplamaktı. Züleyha böyle var oluyordu. Yittiğini zannediyordu da zahirini görenler, Züleyha böyle büyüyordu.

O gün Züleyha, ki o artık ne zengin ne de genç ve güzel bir kadındı, çok kez ölmüştü de gövdesinde bir kez bile ölümü duymamıştı kalbinde, bacaklarındaki derman kesilince yavaş yavaş, olduğu yere çömeliverdi. Sırtını dayadı da bir duvara yumdu gözlerini.

Gözlerinin önünden geçerken Yusuf’un dahil olduğu eski zaman düşleri, efendiyi köleye, köleyi efendiye dönüştüren hikayenin özeti. Züleyha bir sesle irkildi. Bir dilenciydi bu. Elinde asa, sırtında yırtık bir hırka vardı. Gözlerinde; düşenin dostu olan o yeganeden başkasına güvenmemenin emniyeti.

Dedi: Züleyha, bir zamanlar ne kadar, hem ne kadar yardım ettiğin bu yoksulu sen elbet hatırlamazsın. Ölümün ürpertili uçurumunun kıyılarından tutup da geri çekiverdiğin onca muhtaç arasından bu silik soluk simayı elbette bulup çıkaramazsın.

Ama sen şimdi ben olmuşsun. Belin bükülmüş, Mısr’ın aysız gecelerine benzeyen saçların beyazlamış, Nil’in pürüzsüz sathına benzeyen tenin buruşmuş. Yoksul düşmüşsün, aç ve yalnızsın. Keşke ben de senin yerinde olmuş olsam da ellerinden tutabilsem. Ama gel gör ki sana verebilecek hiçbir şeyim yok, kalbimin dışında. Böyle diyerek dilenci Züleyha’ya gülümsedi. Gülümsemesinde dilencinin şefkat vardı.

Züleyha’nın kalbi Yusuf’u yitirdiğinden bu yana hiç olmadığı kadar genişledi. İlk kez Züleyha derin bir nefes alabildi.

Ve bildi ki durur gibi görünen hayat, devamlı değişmektedir ve şehin gedaya dönüşmesi zannedildiği kadar da zor değildir. Yeni bir deyim daha girdi Mısr’ın lisanına bu anlamda; Dilencinin Züleyha’ya gülümsemesi.


6 Temmuz 2012 Cuma

1 Temmuz 2012 Pazar

AÇIK CÜMLE / HAYDAR ERGÜLEN



Bazen hiçbir şey çıkmaz zarftan
hiçbir cümle doldurmaz mektubu
ne günışığı sızar ne akşama ermenin saadeti
kapalı bir yara gibi gezer öyle mektuplar
kim açsa, kim dokunsa eli yanar
bazen sözler boşa gider mektuplar boşa
bazen bir cümleden mektup yanar

Haydar ERGÜLEN

Leo BUSCAGLİA



Anımsıyormusun;
yeni arabanı ödünç alıp çarptığım günü?
Öldüreceğini sanmıştım beni,öldürmedin oysa..
Anımsıyormusun;
seni zorla sahile götürdüğüm,yağmurun yağacağını söylediğin ve yağdığı günü?
''Söylemiştim sana'' demeni beklemiştim,demedin oysa..
Anımsıyormusun;
kıskandırmak için seni başka oğlanlarla oynaştığım ve senin kıskandığın günleri?
Terkedeceğini sanmıştım,terketmedin oysa..
Anımsıyormusun;
çilekli pasta düşürüp,arabanın paspasını kirlettiğim günü?
Tokatlayacağını sanmıştım,tokatlamadın oysa..
Anımsıyormusun;
Dansın resmi giysili olduğunu söylemeyi unuttuğum ve senin kot pantolonla katıldğın günü?
Bırakacağını sanmıştım beni bırakmadın oysa..
EVET,
Yapmadığım çok şey vardı,ama dayandın bana sevdin ve korudun beni..
Çok şey vardı,benimde senin için yapmak istediğim,Wietnam'dan döndüğünde.....
Dönmedin oysa...




VE HÜZNÜM DOĞDUĞUNDA / Halil CİBRAN

Ve hüznüm doğduğunda özenle besledim onu,
Gece gündüz üstüne titredim sevecenliğimle…

Ve hüznüm büyüdü zamanla, serpilip güçlendi,
Tüm canlı varlıklar gibi olağanüstü güzelleşti.

Ve hüznümle ben, hep sevdik birbirimizi, ve dünyayı,
Kaynaştık güzel ruhlarımızla birbirimize ve dünyaya…

Ve hüznümle ben, söyleştikçe günlerimiz kanatlanır,
Konuşkan düşlerimizle seçkinleşirdi gecelerimiz.

Ve hüznümle ben, şarkılar söylerdik, komşular dinlerdi;
Çünkü deniz gibi derindi, anılarla dopdoluydu ezgilerimiz.

Ve hüznümle ben gururla yürürdük, saygılı gözler önünde;
Düşmanca bakanlar da olurdu, çünkü soyluydu hüznüm.

Ve hüznüm her canlı gibi öldü bir gün, yalnız kaldım;
Kendimden geçtim, düşüncelere daldım, bunaldım.

Ve konuştuğumda duymuyorum şimdi kendimi,
Ve komşularım gelmiyor artık şarkılarımı dinlemeye.

Ve düşlerimde dost sesler bana bakıp fısıldıyor şimdi:
“İşte bakın, burada yatıyor hüznüyle birlikte ölen adam.”

VE SEVİNCİM DOĞDUĞUNDA…/ Halil CİBRAN


 Ve sevincim doğduğunda, çatıya çıkıp haykırdım:
“Gelin komşular, görün, gülümseyen güneş oldum!”
Ama hiçbir komşum gelmedi sevincimi görmeye,
Aylarca sürdü şaşkınlığım, unutuldum, yalnızdık.
Ve sevincim solgun, güçsüz büyüdü; benden başka
Hiçbir yürek ona sevgi duymadı, öpmedi hiçbir dudak;
Ve sonunda her canlı gibi öldü sevincim, yalnızlıktan…
Ve şimdi öldü sevincimi, ölü hüznümle anımsayabiliyorum.
Ve yüreğimde kardeş anıları, rüzgârda mırıldanıp düşen
Suskun ve Solgun güz yapraklarını andırıyor şimdi…