11 Mayıs 2012 Cuma

CÜMLE KAPISI - NAZAN BEKİROĞLU


…SON İÇİN GÜZELLEME…

Nokta salt matematikçiler için başlangıç değil. Romanlar da asıl başlaması gereken yerde bitiyor.

Romanların sonları fırtınadan sonraki sükûta benziyor. Ki onlar aynı zamanda fırtınadan önceki sükûtlar da.

Düşünsenize Aşk-ı Memnu’nun Beşir’ini. Bir yerlerde hâlâ öksürüyor ve Nihal’ler mutlu olsun adına defalarca ölüyordur kuşkusuz. Gevher, o silik harem ağası, ama Sergüzeşt’in en güzeli, Dilberleri özgürlüğe kavuşturmak niyetine mavi beste Nil sularında, sonsuza değin can veriyordur hiç tükenmeden.

Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i. Onca yenilginin ardından Yemen’de ne yapardır dersiniz? Ya o dilenci, türküsünü hâlâ söylüyordur değil mi? Bunun için değil mi ki zaten, harikulâde bir duyuşun sahibi Tanpınar, arkasına düşerek ‘Ahmet Cemil’le Mülâkat’ ihtiyacını hisseder. Hisseder ya Tanpınar’ın şaheserinde de aynı ’son’ bizi beklemektedir. Öldüğü, çıldırdığı ya da kurtulduğu pek kestirilemeyen Mümtaz, yaşamındaki tüm ayrıntıları ışığında görünür kılan Nuran deneyiminden sonra, nihayet kendisi olarak yaşamayı becerebilecek midir?

Şımarık ama sevimli ve zavallı başı hayalin buğulu semalarından gerçeğin sert ve katı zeminine defalarca çarpan, kendisini sonsuz bir şefkatle kucaklamaya nedense her zaman hazır olduğum Bihruz bey. Araba Sevdası’nın o son sahnesinde, Direklerarası XIX. asırlarda en son karşılaştığımız Ramazan gecesinden sonra ne yana yürümüştür acaba?

Romanlar asıl başlaması gereken yerde bitiyor, bakın göreceksiniz.

Anna’dan sonra Vronski’yi hiç düşündünüz mü? Seryoja’nın abajuru dantelli gece lâmbası, duvarlara cinlerin dansını hâlâ düşürüyordur değil mi, Petersburg bahçelerinde, göremediğimiz kar fırtınaları sürüp giderken.

Aleksandre Dumas’nın sadece gemiyle uzağından geçerken gördüğü o adanın kontu, Monte Cristo. Pek çoğumuzun gözlerini daha çocukluk çağında çift sütuna incecik yazısıyla hırpalayan o dev romanın sonundaki macera yorgunu; yanında güzel Haydée ile yol aldığı esrarengiz ülkelerde yeni bir romanı yaşıyordur elbet, kuşkunuz olmasın. Eğer öyle olmasaydı, bu gün İf şatosunda görevliler, Edmon Dantes namıdiğer Monte Cristo’nun hücresini büyük bir zevkle ziyaretçilere gösterirler miydi hiç?

Romanlar sürüyor.

Werther’in intiharından sonra Lotte, İki Şehrin Hikâyesi’nde, sevginin gerçek mahiyetini tayin edebildiği için, rakibi Darney’in yerine giyotin gölgesinde ‘hiç duymadığı bir hazzı’ tadan Carton. Carton’dan sonra, dayanılamayacak kadar ağır bir başka gölgenin, fedakârlığın ağırlığı altında karı kocanın, Lucie ve Darney’in yaşamları. Bunlar da, bu okumadığımız romanlar da en az okuduklarımız kadar yazılmaya değmez mi?

Ya Don Kişot. Cervantes’in kimbilir hangi toplumsal ivmelerle ‘gerçeğe erdirerek’ kurtardığı, Cemil Meriç’e bakılırsa ‘kertenkelelere gülünç gelen kanatlı kahraman’. Yaşamının devamını ‘erdiği’ gerçekte nasıl geçirmiştir acaba?

Romanın sonunda bir düş gördüğüne bizzat yazarının işaret ettiği Alis’i, ‘Harikalar Diyarından’ döndükten sonra düşünün bakalım.

Romanlara son koymanın “muhal farz” olduğunu göreceksiniz.

Hele hele o en zavallı Robenson, gelmiş geçmiş asırların belki de en çok okunan kahramanı. Ne oldu dersiniz yeniden uygar dünyaya döndükten sonra? Eleştirmenin cevabı hazır: ‘Crusoe tekrar İngiltere’ye döner, denize elveda der, hayatının sonuna kadar tatmin edici bir hayat sürer’. Yapmayın Tanrı aşkına Abraham H. Lass. Kaç yılın zoraki ve sadık sevgilisi denize elveda diyerek elde edilmiş ‘tatmin edici hayat’ dediğiniz o gurbetin, ne muhteşem bir roman olabileceğini siz de mi düşünmediniz? Yani ki ne muhteşem bir çatışma üzerine bina edildiğini.

Parça bitti, asıl film şimdi başlıyor. Haydi.

Robenson’un denizinde şimdi fırtına kopuyor.

Şaheserlere uzanmaya gerek yok. Geniş bir potansiyel duyumu daima yakaladıklarına kuvvetle inandığım popüler romanlar, söz gelimi Barbara Cartland romanları. Garip garip mutlu sonlarla biter bunlar. İnsan muhayyilesi hayattan ve yaşayamadıklarından intikam almaya kabiliyetli olduğu sürece bu garip garip mutlu sonlar kaçınılmazdır elbet. Ama inanılması güç bu sonlardan ‘ya sonra’? Yani ya masal bittikten sonra?

Aslında romancıların bir kısmı da bu sonlara tahammül edemedikleri için başlamıyorlar mı yazmaya? Garip mutlu sonlara ya da aynı anlama gelebilecek garip mutsuz sonlara.

Araba Sevdası; Bihruz beyin okuduğu romantik romanların, -Graziella, Ihlamurlar Altında, Manon Lescaut- devamını sorgulamaktan başka bir şey midir? Emma’yı, Flaubert onca programsız/plansız (nasıl oluyorsa bu) okumanın bir sonucu olmaya mahkûm dahası teşvik etmez mi? Seniha, Kiralık Konak’ın kahramanı, okuduğu romanların bir sonucu olarak yürütülmez mi yaşam içinde? Böyle sonun devamı, mahkûm edilmiş kahramanların hayatında, romancının, cürmü isnad edebileceği romanlar daima mevcuttur.

Lâkin kendileri de bütün bu romancıların, bir yerde kendi romanlarına son demiyorlar mı?

* * *

Bir öğrencimden bir gün ‘acaba kitaplardaki hayat, diyorum, yaşadığımızdan daha mı güzel’ masum sorusunu içeren bir mektup almıştım. Daha güzel, doğru, çünkü sonu var. Ama bu cevabı almak da vermek de yürek istiyor.

Her romanı nokta koyulduğu yerden devama muktedir olabilseydik, hayatla romanın, akademisyenin iddia ettiği kadar uzak olmadığını görebilirdik kuşkusuz.

Ama romancı son koyuyor.

Akademisyen romanı hayattan hem de ısrarla ayırıyor.

Romancı ve akademisyen mazur. Roman olacaksa, bir yerde bitmek zorunda.

Romanı hayattan ayıran en şedid vasat, her halde bir sonunun olması.

Bu yüzden değil mi ki ömrümüzü kuşatan bütün romanların bir sonu var.

Bir son koymak sevdasına hayatı romana feda ediyoruz biteviye. Romanlar yaşamak sevdasına sonlar koyuyoruz hayatımızın dönemeçlerine.

Dahası ömrümüz ancak bittiği anda harikulâde bir romana dönüşüyor. Tek yazarı, tek okuyucusu olsa da.

Sonlar romanlara mahsus.

Ya romanları yaşamamayı öğreneceğiz. Ya sonlara razı olacağız, göze almayı öğrenerek.

Uzun ve meşakkatli bir doktora çalışmasının hummaları arasında, yani ki Halide Edip’le muaşakamın en hararetli yerinde; kendisiyle bir başka boyutta karşılaşabilmeyi düşlemiştim bir gün. Tahayyülü bile ömre servet olabilecek bu muhteşem düşün, Namık Kemal’den Halit Ziya’ya, Dostoyevski’den Tolstoy’a genişlediği yerde, bir suçu itiraf eder gibi sözünü ettiğimde; o muhayyel boyutta, değil romancıları, roman kahramanlarını dahi görebilmeyi temenni eden güzeller güzeli bir hoca tanıdım.

Ya kendi kahramanlarımız?

O muhayyel beldede, kim bilir gemiler geçmeyen bir ummanda, bir gün, fiktif öykü kahramanlarımızla karşı karşıya geldiğimizde onların yüzüne bakabilecek yüzlerimiz olmayabilir.

Hep o sonların yüzünden, fiktif öykü kahramanlarımıza ettiğimiz bunca eziyet. Hep o son uğruna değil mi onları bunca zorlamamız. Kapatarak çığlıklarına kulaklarımızı, kanayan yüreklerine gözlerimizi, kanlarının sıcaklığına tenlerimizi; sırtlarından şefkatle iterek, kulaklarının tam dibinde usulca ve ne kadar sevecen ve ne kadar kandırıcı bir ses tonuyla vaad ederek ülkeleri, ateşlere atıvermemiz.

Söylemiştim, bir öykü uğruna ne çok şey feda ediyoruz.

En çok da öykü kahramanlarımızı.

Hep o sonların yüzünden.

Çünkü ne öykünün hayata dönüşmesine tahammülümüz var ne de öykü kahramanlarına dönüşebilecek kadar yürekliyiz.

Bütün öykü kahramanlarım.

Hepinizden özür diliyorum.

Hayatla öykünün arasında, o bıçak sırtı yerde.

O bıçak sırtı ürperişlerinize neden olan ben. Sizi bu kadar olduğunuz ben’den başka bir ben olmaya zorladığım için. Giyemediğim bütün giysilerin, gidemediğim bütün ülkelerin, olamadığım bütün ben’lerin acısını sizden çıkardığım için.

Dahası oynayamadığım oyunların tümünü oynamaya sizi sıcak ve kandırıcı sesimle iknaya çalıştığım, korkuncu, bunu her defasında başarabildiğim için.

Bütün öykü kahramanlarım.
Hepinizden özür diliyorum.
Bir gün siz de bir öykü yazın, anlarsınız.
Öykü mazur, akademisyenler haklı.
Dünya Nimeti’nin son cümlesiyle ‘derken akşam olur’ hep.
En güzel son ölümdür oysa.
Ölüm en güzel son.
İçimize sindiremesek de.



Bozkırkurdu / Hermann Hesse


Burada bir şeyi daha eklemeden geçmemek gerekiyor: Harry tipinde pek çok insan var dünyada, özellikle pek çok sanatçı söz konusu tipe mensup kişilerin arasında yer alır. Bu tiptekilerin hepsi ayrı iki ruhu, ayrı iki insanı barındırır içinde; tanrısal ve şeytansal, anne ve baba kanı, mutluluk ve acı çekme yeteneği, insan ve kurt Harry'deki gibi düşmanca ve karmakarışık, yan yana ve iç içe sürdürür varlığını. Ve hayli tedirgin bir yaşam süren bu insanlar seyrek mutluluk anlarında bazen öylesine güçlü duygular ve dile gelmeyen güzellikler yaşar, anlık mutluluk köpüğü kimi vakit göz kamaştırarak öylesine yükseklere fırlayıp acılar denizinin dışına taşar ki, bu kısa bir süre için parıldayan mutluluğun köpükleri sağa sola saçılarak başkalarına dokunmadan geçemez, onları da büyüler. Böylece acılar denizi üzerinde bütün o sanat yapıtları değerine paha biçilmez geçici mutluluk köpükleri olarak gözlerini açar dünyaya; öyle yapıtlar ki, içlerinde acı çeken tek insan bir saatlik bir süre için yazgısının alabildiğine üstüne çıkar, bir yıldız gibi parıldar mutluluğu ve onu algılayan herkese sonsuz bir nesne ve kendi mutluluk düşü gibi görünür. Yaptıkları işlerin, yarattıkları yapıtların isimleri ne olursa olsun, bütün bu insanların gerçekte bir yaşamı yoktur, yani yaşamları bir varoluş değildir, belli bir biçim taşımaz, başkalarının yargıç, hekim, ayakkabıcı ya da öğretmen olduğu gibi kahraman, sanatçı ya da düşünür değildir bu kişiler; yaşamları sonu gelmeyen çileli bir devinimdir, kayalara vurup çatlayan dalgalara benzer, mutsuz ve acılı biçimde parçalanmıştır, tüyler ürperticidir; böyle bir yaşamın karmaşası üstünde ışıldayan seyrek yaşantılar da, eylemler de, düşüncelerde ve yapıtlarda saklı anlam dışında bir anlam içermez. Bu tip insanlar arasında oluşmuş tehlikeli ve korkunç düşünceye göre, belki tüm insan yaşamı ciddi bir yanılgıdan öte bir şey değildir, ilk ana'nın ölü doğmuş bir yavrusudur, doğanın çılgınca ve dehşet verici başarısız bir denemesidir. Yine aynı insanlar arasında oluşmuş bir başka düşünce vardır ki, buna göre insan belki sadece yarım akıllı bir hayvan değil, Tanrıların kendisine ölümsüzlük bağışlanmış bir çocuğudur.



Jurnal II / Cemil MERİÇ


‘’Bir uçurum gibi büyüyen sükut,hayattan,ışıktan,ümitten kopuş…Nihayet gönlüme baharı getiren sesiniz.Kırık bir tekne,karanlık bir deniz.Ufukta siz olmasanız hayat denen bu yolculuk,bu rezil,bu pespaye,bu komik sürükleniş dayanılmaz bir çile olurdu.’’


Paris Sıkıntısı/ Charles Baudelaire


Bırak da uzun, uzun, uzun süre içime çekeyim saçlarının kokusunu, bir kaynağın sularına yüzünü daldıran bir susuz adam gibi yüzümü daldırayım içlerine, hoş kokulu bir mendil gibi elimle sallayayım onları, sallayayım da anılar silkelensin havada.
Yelken ve serenlerle dolu koca bir düş var saçlarında; meltemi beni güzel iklimlere, uzamın daha mavi, daha derin olduğu, havanın meyvelerle, yapraklarla, insan derisiyle kokulandığı iklimlere götüren büyük denizler var saçlarında...


Michel Foucault


Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orda kimse yok demektr...!

10 Mayıs 2012 Perşembe

Beklenen / Necip Fazıl Kısakürek



Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?


Feridüddin Attâr


Işık Doğudan Gelir / Cemil Meriç


"İslâm medeniyeti de yekpâre bir bütün, İslâm dünyası, Hicret'ten bu yana çeşitli ikbâl ve idbâr devirleri yaşamış, fakat aslî cevherini büyük bir titizlikle korumuştur. Bu medeniyetin dayandığı mukaddes kitaplar, milyonlarca insanın yoluna ışık serpmiş ve serpmektedir. İslâm'ın "Muhit ül Maarif"i Kur'an-ı Kerim ile Hadis-i Şeriflerdir."


Nurettin TOPÇU-İradenin Davası, 27-28



Aşkın ifadesi olan secde, sığınmak demektir ve aşk insanın bütün irade kuvvetleriyle kendinden başkasına sığınmasıdır. Aşkımızın bir sonu, bir bittiği merhale bulunmadığı için onu arayan ızdırabımız da nihayetsizdir.

En büyük ilme ulaşamamanın, en azametli varlığa sahip olamamanın ızdırabını çekiyoruz.Daha çok sevmeyişimizin, hatta dilediğimiz kadar acı çekmemiş olduğumuzun ızdırabını çekiyoruz. Dilek, ızdırabla hamleler yaparak, daha büyük ızdırap için aşk duraklarında mestolup dinlenmek suretiyle, bir sonsuzluğa, Allah’a doğru ilerliyor”

                                                                                         

İnsan Ve Şeytan - Samiha AYVERDİ

Allah’ın kudreti karşısında insanoğlu,iğne önünde gergef gibi âcizdir;ezel nakkaşı âlem kârgâhında,bâhusus insan vücûdunda kâh Âdem,kâh şeytan nakşını eyler...


Kılıflı Adam - Çehov



İnsanların nasıl yalan söylediklerini görür, işitirsin!...
Bu yalanları yuttuğun için de, sana budala derler...Hakarete, horlanmaya tahammül etmek, namuslu, hür insanlardan yana olduğunu açıkça söyleyememek, gülümsemek, yalan söylemek zorunda kalmak; bütün bunları da bir lokma ekmek, sıcak bir köşe, küçücük bir memurluk hatırı için yapmak...Hayır, hayır, artık böyle bir hayat, daha fazla yaşanamaz!...


Huzur / Ahmet Hamdi TANPINAR

Ölüm muhakkak ki bir akıbet, fakat madem ki hayat denen piyango beni teşkil eden adem parçasına isabet etmiş, madem ki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde bu acayip Walt Disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım.


İsmet Özel


İnsanlar okuyarak öğrenme zahmetini göze almadıkları için, yanlış, yersiz sorular soruyorlar. Çünkü dert edinmiş değiller. E senin derdin değilse bana ne? Ben dert ortağı arıyorum. Hem dert istemiyorsun, hem de o ortaklıktan gelecek faydayı istiyorsun. Olacak şey mi?

Tehlikeli Oyunlar / Oğuz Atay



``İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için birşeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir. İnsanlıktan paylarını alamayanlar için, o zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu.’’


Rami Mehmet Paşa


Dil harâb-âbâd-ı âlemde aceb virânedir;
Eksik olmaz derd ü gam gûyâ ki mihman-hânedir ..


‘’Gönlüm, dünya denen şu köhne şehirde bir viraneye döndü. Sanki bir misafirhanedir de, içinden hiç dert ve gam eksik olmuyor .’’

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Rilke


Ernest RENAN


Marcel PROUST


‘’Okuma zihni hayatı uyandırmalı,yerini almamalı onun.Başkalarının hazırladığı bir bal değil hakikat.Onu kitap sayfalarından toplayamayız,kafamızın ve gönlümüzün iç hamleleri ile fethedebiliriz ancak.’’


Bu Ülke / Cemil MERİÇ


İrfanı hisarla kuşatmış Doğu, mâbede bezirgân sokmamış. Yıllarca davar gütmüş, odun taşımış çömez... Meşaleyi çetin imtihanlardan sonra tutuşturmuşlar eline. "Emanetleri ehline tevdi ediniz." demiş din.

Mürit: ceset. Can: mürşidin nefesi. Hint'te hocaların soyadı taşınırmış. Karabetlerin en mukaddesi, şakirtle üstad arasındaki bağ.

Asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: kültür. Genç kuşaklar, Batı’nın bit pazarlarından ithal edilmiş bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor. Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan.


Menekşeli Mektup / Mustafa Kutlu

içini çekiyor kahveci, sigarasını hırsla küllüğe bastırıyor.
kalkıyor son cümlelerini söylüyor.
-kız bu hıyara aşık olmuş. bütün hikaye bu. ama aşk dediğin nedir ki?
postacı:
-nedir?
kahveci gülümsüyor, hafifçe eğilerek
-muhabbet iki başlı olacak arkadaş. tek taraflı oldumu sakat.kara sevdaya girer.
-çaresi?
hikmetli bir söz söylüyor kahveci;
-ya tahammül, ya sefer!